Bir devleti ayakta tutan yalnızca gökyüzünde dalgalanan bayrak, kağıt üzerindeki anayasalar ya da soğuk sınır hatları değildir. Devletin asıl omurgasını; her sabah şafakla uyanıp işine giden, vatandaşın derdini sırtlanan, evrakını düzenleyen, evladımızı eğiten, hastamızı iyileştiren ve güvenliğimizi sağlayan memurlar oluşturur. Memur, devletin vatandaşa uzanan ilk elidir. Ancak bugün o el titriyor, o yüz soluyor. Eğer o ses yorgun ve umutsuzsa, bunun faturası sadece memura değil, tüm topluma kesilir.
Bugün Türkiye’de milyonlarca kamu çalışanı, rakamlarla oynanan enflasyon verileri ile reel hayatın yakıcı gerçekleri arasında sıkışmış durumda. Maaşlar kağıt üzerinde artıyor gibi görünse de, kepçeyle verilenin kazanla geri alındığı bir sistemin içindeyiz. Bu sistemin en büyük gediklerinden biri ise adeta bir "gelir tuzağına" dönüşen vergi dilimleridir. Memur, yılın ortasına gelmeden bir üst vergi dilimine girerek, aldığı zammı henüz cebine koymadan devlete geri iade ediyor. Temmuzda alınan artış, ağustosta vergiye gidiyor. Memurun cebindeki delik büyürken, devletin "kendi personeli üzerinden" bütçe açığı kapamaya çalışması ne adalete ne de devlet ciddiyetine sığar. Memur artık vergi dilimi kıskacından çıkarılmalı, maaşının brütü ile neti arasındaki uçurumda boğulmamalıdır.
Bu noktada iğneyi kendimize, çuvaldızı ise sendikalara batırmamız gerekiyor. Memurun hakkını savunmakla mükellef olan konfederasyonlar ve sendikalar, maalesef uzun süredir "hak arama" mercileri olmaktan çıkıp, adeta "devlet destekçisi" birer onay makamına dönüşmüş durumdadır. Masada memurun sofrasındaki ekmeği değil de, siyasi ikbalini düşünen sendikal anlayış, kamu çalışanını sahipsiz bırakmıştır. Memur geçinemezken, kirasını ödeyemezken, ek iş arayışına girmişken "istikrar" adına sessiz kalanlar, bu vebalin ortağıdır. Gerçek bir sendikacılık, memurun eriyen maaşını sadece alkışlarla değil, rasyonel ve sert taleplerle savunmayı gerektirir.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Memurun refahı bir “lüks” değil, bir “zorunluluktur.” Vatandaş devleti bir bakanlık binasında değil; nüfus müdürlüğünde, hastane koridorunda veya okul sınıfında tanır. Oradaki memurun motivasyonu, devlet algısını doğrudan etkiler. Kirasını ödeyemeyen, borç batağında yüzen, çocuğunun eğitim masrafını kara kara düşünen bir polisten, öğretmenden ya da hemşireden "güler yüzlü ve yüksek performanslı" hizmet beklemek insani değildir. Yoksulluk, yalnızca cebin değil, iradenin ve hizmet kalitesinin de yıpranmasıdır.
Ayrıca mesele sadece bugünün memuruyla sınırlı da değildir. Geleceğimiz olan gençler, artık memurluğu bir "onurlu gelecek" değil, sadece işsiz kalmamak için bir "mecburiyet" olarak görüyorsa, tehlike çanları çalıyor demektir. Nitelikli insan gücü, geçim derdi yüzünden kamudan elini eteğini çektiğinde, devlet kendi içini boşaltmış olur.
Çözüm nettir:
Memur maaşları, güncel kira ve yaşam maliyetleri gözetilerek yeniden düzenlenmelidir. Memurlar, gelir vergisi dilimi adaletsizliğinden muaf tutulmalı veya dilimler memur lehine genişletilmelidir. Sendikalar, siyasi yapıların arka bahçesi olmaktan çıkıp, asıl görevleri olan emek mücadelesine geri dönmelidir.Unutulmamalıdır ki memur, bu toplumun kalbidir. O da pazara gider, o da fatura öder. Memuru toplumdan kopuk bir figür gibi görmek, devleti toplumdan koparmaktır. Güçlü devlet, memurunu arkada değil, omuzlarında taşıyandır. Çünkü aynada gördüğümüz gelecek, onların omuzlarında yükselir.