?>

OKUMUŞUN EMEĞİ NEREYE GİTTİ?

Abdullah Mıstanlı

3 ay önce

Bir toplumun geleceği, o toplumun eğitime ve liyakate verdiği değerle ölçülür. Ancak Türkiye’de son yıllarda öyle bir tabloyla karşı karşıyayız ki; yıllarca dirsek çürüten, KPSS koridorlarında ömür tüketen, mülakat eşiklerinde ter döken, güvenlik soruşturmasından geçip devlet kapısına liyakatle adım atan üniversite mezunu memurlar, bugün hiçbir eleme sürecine girmeden kura ile işe başlayan işçi kardeşlerinin maaşlarını “gıpta ile” izler hale gelmiştir. Peki ne oldu da okumuşun emeği, liyakatin değeri bu kadar ucuzladı?

2005’ten 2025’e uzanan sürece baktığımızda, memur ile işçi maaşları arasındaki makasın önce kapandığını, ardından memur aleyhine tersine döndüğünü görüyoruz. Bir zamanlar memur maaşı asgari ücretin katbekat üzerindeyken; bugün asgari ücretin memur maaşını yutmak üzere olduğu bir “sefalet eşitliğine” doğru sürükleniyoruz. Bu tablo artık yalnızca ekonomik bir mesele değildir; devletin liyakat anlayışını, kamu düzenini ve toplumsal adalet duygusunu sarsan bir sorun haline gelmiştir.

Bu tabloyu 2005’te de görüyorduk, 2010’da da. 2015’te daha belirginleşti, 2020’de gözle görülür hale geldi. 2025’e geldiğimizde ise gerçek şudur: Memur maaşı asgari ücretle yarışır hale gelmiş, işçi maaşı ise birçok alanda memuru geçmiştir. Eğer bu gidişat böyle devam ederse, önümüzdeki yıllarda memurun eline geçen ücret asgari ücretle neredeyse eşitlenecek, hatta gerisinde bile kalacaktır. Bu ise üniversite okumanın, sınava girmenin, gece gündüz ders çalışmanın cezalandırılması anlamına gelmektedir.

Peki bu adaletsiz tablonun sorumlusu kim?

Öncelikle, liyakatsiz ve etkisiz sendikalar… Memurun hakkını savunması gereken yapılar, yıllardır toplu sözleşme masalarında memurun alın terini pazarlık konusu yapmış, gerçek sorunları "siyasi dengeler" uğruna ertelemiştir. İşçi sendikaları işçiler için sokakta, masada sesini yükseltirken, memur sendikaları "devlet kapısı"nın rahatsız edilmemesi gerektiği anlayışıyla yetinmiş, memurun sesi olmaktan çıkmıştır.

İkinci sorumlu, hakkını aramayı bilmeyen memurun kendisi midir? Elbette her memur aynı değil. Ancak genel tabloda, memurun "rıza gösterme" kültürü, sindirilmiş yapısı, hakkını savunmaktan çekinmesi büyük bir zaafiyet yarattı. Memur, "şükret" anlayışıyla yetinirken, işçi "hakkımı isterim" diyerek masaya daha güçlü oturdu. Sendikasına üye olup aidat ödeyen ama sonra ona hesap sormayan, genel kurullarda sesini yükseltmeyen bir memur profili, bu tablonun oluşmasında pay sahibi olduğu gibi her şeye razı oldukça da daha fazlası elinden alınmıştır.

Üçüncü sorumlu, bu gerçeği görmek istemeyen devlet yetkilileridir. "İşçiye yüksek zam yaparak oy depolarını koruma" refleksi gösterilirken, memurun eğitimi ve taşıdığı sorumluluk görmezden gelinmektedir. Oysa memur, devletin asıl işlerini yürüten, karar alan ve uygulama yapan profesyonel kadrodur. Siz bu kadroyu asgari ücrete yaklaştırırsanız, devletin idari kalitesini de asgari seviyeye çekmiş olursunuz.

Bugün geldiğimiz noktada gençlere "Oku, çalış, kendini geliştir" ya da “oku, çalış büyük adam ol” demek bile zorlaştı. Çünkü gençler artık şunu söylüyor: "Okumadan işçi olsam daha iyi şartlar, daha iyi maaş alıyorum. Okuyup hemşire olacağıma, hastanede temizlik personeli olurum daha iyi." Bu algı, bir ülke için en tehlikeli kırılmadır. Liyakat ve emek değersizleşirse, eğitim sistemi çöker, devlet de toplum da güç kaybeder.

Memur artık iyileşme değil, hakkının teslimini istiyor. Memurlar hak ettikleri maaşı ve saygınlığı talep ediyor. Unutmayalım ki, bir ülkede memur mutsuzsa, emekçi değersizleştirilmişse o ülkenin düzeni sağlıklı işlemiyor demektir. Liyakat susarsa, devletin geleceği de susar. Artık zaman, hakkı teslim etme zamanıdır.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI