Hakikatle Yüzleşen Bir Kardeşlik Mümkün mü?

Abdullah Mıstanlı
Abdullah Mıstanlı
Hakikatle Yüzleşen Bir Kardeşlik Mümkün mü?
01-02-2026

Toplumsal hafızamızın en çok aşınan, içi en çok boşaltılan kavramlarından biridir "kardeşlik". Ne zaman bir gerginlik tırmansa, ne zaman bir adaletsizlik baş gösterse, hemen o sihirli kelimeye sığınırız: "Biz kardeşiz." Ancak bugün sormamız gereken asıl soru şudur: Bu kardeşlik, sofradaki ekmeği paylaşmak kadar, o ekmeğin adilce kazanılma hakkını da paylaşıyor mu? Yoksa sadece bir tarafın sessiz kalması koşuluyla sunulan bir "itiraz etmeme" sözleşmesi mi?

Kürt meselesi ve toplumsal barış söz konusu olduğunda, yıllardır süregelen bu söylemin samimiyeti artık ciddi bir sınavdan geçiyor. Çünkü gerçek kardeşlik, sadece aynı gökyüzü altında nefes almak veya aynı kahvehanede çay içmek değildir. Gerçek kardeşlik; şartlar ne olursa olsun, birbirinin hakkını ve hukukunu kendi kutsalı gibi savunabilmektir. Eğer bir ülkede bir tarafın dili, kimliği veya iradesi baskı altındaysa ve "kardeş" dediği kesim bu haksızlık karşısında başını yana çeviriyorsa, oradaki kardeşlik hukuku zedelenmiş demektir.

Samimiyet, zor zamanlarda sergilenen bir duruştur. Kürtlerin yaşadığı haksızlıklar karşısında sus pus olup, bayramlarda, kutlamalarda veya seçimlerde "kardeşlik" naraları atmak, muhatabında güven değil, derin bir kırgınlık yaratır. Bugünün Türkiye’sinde güveni yeniden inşa etmenin yolu, süslü cümlelerden değil, somut bir hak savunuculuğundan geçmektedir. Bir Türk’ün, bir Kürt’ün ana dil hakkını; bir Batılı’nın, bir Doğulu’nun seçme ve seçilme iradesini kendi onuru saydığı gün, "BİZ" olmanın ilk harfini yazmış olacağız.

Adalet, tek taraflı bir talep değildir; kolektif bir sorumluluktur. Kardeşlik, kardeşinin mahrum bırakıldığı hakka itiraz etmektir. "Benim hakkım var ama senin de olmalı" diyebilmek, bunu sadece söylemekle kalmayıp Kürt toplumuna her alanda hissettirebilmektir. Bu his geçmediği sürece, kurulan her cümle havada asılı kalacak, her el uzatışı bir şüpheyle karşılanacaktır. Zira güven, kelimelerin üzerine değil, adil eylemlerin üzerine inşa edilir.

Farklılıklarımızı birer tehdit veya "tahammül edilmesi gereken kusurlar" olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Farklılıklarımız bizim en büyük zenginliğimiz, bu farklılıklara rağmen değil, tam da bu farklılıklarla beraber adil bir geleceği kurmak ise hepimizin omuzlarındaki ortak sorumluluktur. Bir tarafın incindiği yerde diğer tarafın huzur bulması mümkün değildir. Vicdanın coğrafyası yoktur; haksızlık kime yapılırsa yapılsın, karşısında durmak insan olmanın asgari şartıdır.

Sonuç olarak; kardeşlik bir statü değil, bir süreçtir. Bu süreç, "senin hakkın benim emanetimdir" diyebilenlerin omuzlarında yükselecektir. Eğer gerçekten bir gelecek inşa etmek istiyorsak, önce samimiyetimizi adaletin terazisinde tartmalıyız. Söylemde değil eylemde, sloganda değil vicdanda buluşmalıyız. Ancak o zaman gerçek bir toplumsal barıştan ve ancak o zaman sarsılmaz bir "BİZ" duygusundan bahsedebiliriz.

Gelecek, birbirinin gözünün içine bakarken hakkını teslim edenlerin olacaktır.

 

ÖNCEKİ YAZILARI