Sınav sonuçlarının açıklandığı gün Şırnak'ta genç bir kız, istediği puanı göremedi.
Bir ömür kadar uzun sandığı birkaç dakikanın içinde, hayatının bittiğine karar verdi.
Aynı coğrafyada, Cizre'de ise sınav günü bir başka genç, geleceğe dair umudunu kaybederek yaşamına son verdi.
İki farklı gün...
İki farklı genç...
Ama aynı sessiz çığlık.
Biz uzun zamandır çocuklarımızı sınava hazırlıyoruz ama onları hayata hazırlamayı ihmal ediyoruz.
Artık üniversite sınavı sadece öğrencilerin değil, anne babaların, öğretmenlerin, hatta bütün toplumun sınavına dönüştü.
Çünkü bugün çocuklarımızın omzuna koyduğumuz yük, çözdükleri matematik sorularından çok daha ağır. Yıllardır aynı cümleyi duyuyorlar: "Bu sınav hayatını belirleyecek."
Gerçekten öyle mi?
İnsan hayatı üç saatlik bir sınava sığabilir mi?
Bir insanın değeri birkaç rakamla ölçülebilir mi?
Bir sonuç ekranı, bir gencin bütün hayallerinden daha büyük olabilir mi?
Biz fark etmeden başarıyı karakterin önüne koyduk.
Diplomayı insanlığın önüne koyduk.
Kazananı alkışladık, kazanamayanı teselli etmeyi bile beceremedik.
Çocuklarımız artık "Ben kimim?" diye değil, "Kaç puanım var?" diye kendilerini tanımlıyor.
İşte en büyük kayıp burada başlıyor.
Oysa hayat, üniversite kazananların yaşadığı; kazanamayanların ise dışarıda bırakıldığı bir yarış değildir. Hepimiz biliyoruz ki en başarılı insanlar arasında üniversiteyi istediği gibi bitiremeyenler de var; en mutsuz insanlar arasında ise en yüksek puanları alanlar da...
Demek ki mesele sadece okul değil.
Mesele, çocuğa küçük yaşlardan itibaren tek çıkış kapısının sınav olduğunu öğretme yanlışımız.
Bir gence "Başaramazsan da seni sevmeye devam edeceğiz." diyebilmek belki de en büyük eğitimdir.
Çünkü gençler çoğu zaman sınavı değil, başarısız olurlarsa ailelerinin gözünde küçüleceklerini düşünüyorlar. Kırılan şey puan değil.
Kırılan, umut oluyor.
Şırnak'ta da, Cizre'de de toprağa düşen sadece iki genç değildi.
Onlarla birlikte biraz vicdanımızı da gömdük.
Artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi sizce de: Çocuklarımız gerçekten sınavı mı kaybediyor, yoksa biz onları kaybetmeye devam mı ediyoruz?
Belki de Milli Eğitim'in müfredatına eklenmesi gereken ilk ders, umut etmeyi öğretmek olmalı.
Belki ailelere verilmesi gereken ilk eğitim, başarısızlık karşısında nasıl anne baba olunacağını anlatmalı.
Belki de çocuklarımıza en sık söylememiz gereken cümle şu olmalı: "Bir sınav kaybedebilirsin.
Bir yıl kaybedebilirsin. Ama hayatını asla kaybetme.
Çünkü hiçbir sonuç ekranı, senin hayatından daha değerli değildir."
Bugün bir sonuç açıklandı.
Yarın başka bir sınav olacak.
Sonra başka bir iş görüşmesi...
Başka bir başarısızlık...
Başka bir yeniden başlama fırsatı...
Hayat, defalarca telafisi olan sınavlarla doludur.
Ama telafisi olmayan tek şey, yarım bırakılmış bir hayattır.
Gülçin..
Bu satırlar sana yetişmedi.
Ama belki senden sonra, aynı karanlığın kıyısında sessizce bekleyen bir gencin elinden tutar.
Belki bir anne, o gece odasının kapısını biraz daha yavaş çalar.
Belki bir baba, "Puanın ne olursa olsun, sen benim en büyük başarımımsın." demeyi öğrenir.
Belki bir öğretmen, sınıfın en sessiz öğrencisinin, aslında yardım isteyen en yüksek ses olduğunu fark eder.
Ve belki...
Senin yarım kalan hikâyen, başka bir çocuğun hayatının devam etmesine vesile olur.
Çünkü bazen kurtarılan tek bir hayat, yazılmış bin yazıdan daha değerlidir.
Adın, bir istatistik değil; vicdanımıza emanet bir hatıra olarak kalsın.
Allah seni sonsuz merhametiyle kuşatsın.