Yazan: Abdullah MISTANLI
Şehirlerin bitmek bilmeyen gürültüsü içinde kimsenin duymadığı bir sessizlik büyüyor. Bu sessizlik; yıllarını ailesine, ülkesine ve topluma adamış, bugün ise kendi evinin bir köşesinde unutulmayı bekleyen yaşlılarımızın sessizliğidir. Kalabalık caddelerden yükselen sesler, alışveriş merkezlerinin ışıkları ve sosyal medyanın hiç durmayan akışı, ne yazık ki onların yalnızlığını görünmez kılıyor.
Oysa bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, en güçlüsüne değil, en kırılganına gösterdiği değerle ölçülür. Çocuklarına nasıl davrandığı geleceğini, yaşlılarına nasıl davrandığı ise vicdanını gösterir.
Türkiye önemli bir demografik dönüşümün içinde. Yaşlı nüfus her geçen yıl artıyor ve artık nüfusun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ancak bu artışa paralel olarak büyüyen başka bir gerçek daha var: Yalnızlık, yoksulluk ve sosyal dışlanma. Bugün birçok yaşlı için en büyük sorun yaş almak değil; unutulmuş olmaktır.
Bir zamanlar aynı sofrada üç kuşak buluşurdu. Dede nasihat eder, nine masal anlatır, çocuklar büyüklerinin ellerini öperek büyürdü. Bugün ise aynı şehirde yaşayan aile bireyleri bile aylarca birbirini göremiyor. Teknoloji mesafeleri azaltırken gönüller arasındaki uzaklığı derinleştirdi. Dijital ekranlar çoğaldıkça aile sohbetleri azaldı; çevrim içi bağlantılar arttıkça gerçek bağlar zayıfladı.
Araştırmalar, emeklilerin büyük bölümünün ekonomik sıkıntılar nedeniyle sosyal hayattan uzaklaştığını ortaya koyuyor. Bir tiyatro bileti, bir sinema akşamı ya da birkaç günlük tatil artık birçok yaşlı için ulaşılamaz hâle gelmiş durumda. Artan yaşam maliyetleri nedeniyle insanlar market market dolaşıp indirim ararken, kültürel ve sosyal yaşam lüks olarak görülüyor. Böyle bir ortamda yalnızlık sadece psikolojik bir sorun değil; ekonomik şartların da beslediği derin bir toplumsal yaraya dönüşüyor.
Ancak yaşlılarımızın en büyük yoksulluğu çoğu zaman maddi değildir. En ağır yoksulluk, çalmayan telefonlardır. Bayram sabahı açılmayan kapılardır. Günlerce kimsenin hâlini sormamasıdır. Pencereden gelip geçen insanları izleyerek geçirilen uzun saatlerdir. İnsan bazen açlığa dayanabilir; fakat unutulmaya dayanması çok daha zordur.
Üstelik bu mesele yalnızca ailelerin omuzlarına bırakılabilecek kadar dar bir konu değildir. Yaşlılık politikaları, yalnızca yetersiz emekli maaşı veya eksik sağlık hizmetinden ibaret görülemez. Yerel yönetimlerden merkezi idareye, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar herkesin ortak sorumluluğu vardır. Yaşlı dostu şehirler, mahalle dayanışmasını güçlendiren projeler, kuşakları buluşturan sosyal programlar ve psikososyal destek hizmetleri artık bir tercih değil, toplumsal bir ihtiyaçtır.
Yaşlılarımızı sadece korunması gereken bireyler olarak görmek de eksik bir bakış açısıdır. Onlar bilgi, tecrübe ve kültürel hafızamızın yaşayan taşıyıcılarıdır. Her yaşlı, geçmiş ile gelecek arasında kurulan görünmez bir köprüdür. Bir dedenin anlattığı hayat hikâyesi bazen onlarca kitaptan daha öğreticidir; bir ninenin duası ise çoğu zaman modern dünyanın bütün gürültüsünden daha değerlidir. Çünkü yaşlılar, bir milletin hafızası, kültürünün temel taşı ve medeniyetinin canlı tanıklarıdır. Onları hayatın dışına itmek, yalnızca bireyleri değil, toplumsal belleğimizi de yavaş yavaş silmektir.
Bugün yaşlıların yalnızlığa ve sessizliğe terk edilmesi, sadece aile bağlarının zayıflamasıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Aynı zamanda tüketimi, hızı ve üretkenliği merkeze alan çağdaş yaşam anlayışının kültürel sonuçlarından biridir. İnsanları ekonomik verimlilik üzerinden değerlendiren bu yaklaşım, yaşlı bireyleri zaman zaman "üretmeyen" ve "kenarda kalan" kişiler olarak algılayabilmektedir. Bunun sonucunda ise toplum, kendi hafızasından ve köklerinden uzaklaşma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu, kültürel çözülmenin en acı örneklerinden biridir.
Unutmamalıyız ki bugün genç olan herkes, yarının yaşlısıdır. Bugün anne ve babasına ayıracak vakit bulamayanlar, yarın aynı sessizliği kendi kapılarında duyacaktır. Çünkü yalnızlık bulaşıcıdır; bir neslin ihmal ettiği değer, sonraki neslin kaderine dönüşebilir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Yaşlılarımız gerçekten yaşlanıyor mu, yoksa biz mi onları hayatın dışına itiyoruz?
Çünkü bir toplum, yaşlılarını yalnız bıraktığı gün sadece onları değil; kendi geçmişini, vicdanını ve geleceğini de yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Sessiz yaşlılık, aslında hepimizin ortak hikâyesidir. O sessizliği duymak ve ona sahip çıkmak ise yalnızca insani bir sorumluluk değil, geleceğimize karşı yerine getirmemiz gereken ahlaki bir borçtur.