Sağlık, tek bir meslek grubunun omuzlarında yükselen bireysel bir şov değil; hekiminden hemşiresine, ebesinden teknikeri ve temizlik personeline kadar her bir halkanın birbirine bağlı olduğu devasa bir ekip işidir. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın son dönemde izlediği politikalar, bu kutsal zinciri halka halka koparmaya devam ediyor. Kurum, giderek tüm diğer sağlık bileşenlerini yok sayan bir "Hekim Bakanlığı" hüviyetine bürünürken; sahada bozulan çalışma barışı ve derinleşen liyakat krizi artık gizlenemez bir boyuta ulaştı.
Atama ve yönetim kademelerindeki liyakat erozyonu, sistemin en büyük yarası haline geldi. Sözleşmeli yöneticilik modeli; ehliyet, bilgi ve sınav başarısı yerine referans ve siyasi yakınlık ilkesiyle işletiliyor. İşin en acı tarafı ise, DYS (Doküman Yönetim Sistemi) gibi en temel dijital evrak altyapısını dahi kullanmaktan aciz, idari mevzuata yabancı kişilerin hastanelere ve müdürlüklere "yönetici" olarak atanmasıdır. İşini bilmeyen bir amirin idari yükünü sırtlamak zorunda kalan yetişmiş, yetkin sağlık personeli mesleki tükenmişlik yaşarken; bu yönetsel beceriksizlik doğrudan vatandaşın aldığı hizmet kalitesine yansıyor.
Liyakatsizliğin getirdiği bu yönetim anlayışı, beraberinde mevzuat tanımaz bir keyfiliği de hortlattı. Yöneticiler, "ben yaptım oldu" mantığıyla çalışanların görev tanımlarını hiçe sayıyor. Gaziantep’te 10 hemşirenin kendi görev alanı dışındaki işlere zorlanması bu kurumsal baskının sadece küçük bir örneğidir. Keza İstanbul Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’nde bir ebenin sürekli hemşire olarak çalıştırılması kararı yargıdan döndü. Mahkeme; idarenin takdir yetkisinin sınırsız olmadığını, kamu yararı ve hizmet gerekleriyle bağlı olduğunu hatırlatarak kuruma adeta bir hukuk dersi verdi. Mevzuatta ebe ve hemşirenin sınırları net çizgilerle çizilmişken, idarenin bu hukuk tanımaz tutumu çalışma düzenini tamamen bozmaktadır.
Sistemdeki adaletsizlik sadece idari kararlarla da sınırlı kalmıyor; mali haklarda da uçurum her geçen gün büyüyor. Resmi Gazete’de yayımlanan en son teşvik düzenlemesi, adeta yangına benzinle gitti. Düzenleme, sadece uzman ve operatör hekimleri kapsayıp; gece gündüz nöbet tutan hemşireyi, ebeyi, laborantı, radyoloji teknikerini ve sağlık memurunu tamamen görmezden geldi. Aynı ameliyathanede ter döken, aynı acil serviste hayat kurtaran çalışanlar arasına ötekileştirici duvarlar örüldü. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) ve ilgili sendikaların da sıkça dile getirdiği gibi; kâr odaklı, performansa dayalı ve adil olmayan bu sistem, sağlıkta ekip ruhunu dinamitlemektedir.
Kuşkusuz hekimlerimizin emeği ve değeri tartışılmazdır. Ancak bir binanın kolonları güçlü diye çatısını, duvarlarını ve temelini yok sayamazsınız. Bakanlık, sağlık hizmetinin bir bütün olduğunu hatırlamak zorundadır. Liyakatin olmadığı yerde adalet, adaletin olmadığı yerde motivasyon, motivasyonun olmadığı yerde ise nitelikli sağlık hizmeti olmaz. Emeğin hiçe sayıldığı bu sistem, ne gece gündüz çalışan sağlık personeline ne de şifa bekleyen vatandaşa bir gelecek vaat edemez.
Sağlıkta Reformun Yol Haritası:
Eşit Temsil ve Kapsayıcılık: Bakanlık "Hekim Bakanlığı" algısından kurtulmalı; üst kademe idareci ve daire başkanlıkları tüm sağlık branşlarından seçilerek kararların tüm personelin menfaatine alınması sağlanmalıdır. Bağımsız ve Liyakatli Yönetim: Sözleşmeli yöneticilikteki siyasi referans çarkı durdurulmalıdır. Başhekimlik tıbbi süreçlerden sorumlu kalmalı; hastane idareciliği ise sınav ve ehliyet esasına göre atanan bağımsız idarecilere devredilmelidir. Yasal Görev Güvencesi: Yöneticilerin keyfi uygulamalarını önlemek adına, her personelin kendi branşı ve görev tanımı detaylandırılarak bu doğrultuda çalıştırılması yasal güvenceye bağlanmalıdır. Adil Ücret Politikası: Maaş, teşvik ve performans ödemeleri tek bir grubu ihya etme aracından çıkarılmalı; risk, nöbet ve emek oranı gözetilerek tüm sağlık disiplinlerini kapsayan adil bir sisteme dönüştürülmelidir.