Geçenlerde yürüyüşe çıktım. Yolun iki yanına dizilmiş gri binalara, daracık balkonlardaki saksılara takıldı gözlerim. Betonun arasında can çekişen doğa demeyeceğim; yoğun bakım ünitesine bağlanmış, nefes almaya çalışan hastalar gibiydi bitkiler. Sayıları az, yaşam koşulları zorlu.
Her gün geçtiğim sokağın monotonluğundan kaçmak isteyip farklı bir yöne saptım. Mahallede hâlâ ayak basmadığım köşeler varmış. Tenha sokak boyunca ilerlerken karşıma yüksek demir parmaklıklarıyla bir site çıktı. Bakımlı bahçesinin hemen karşısında küçük bir çocuk parkı... Parktaki banklardan birine geçip oturdum.
Bahçenin etrafı limon çamlarıyla çevrilmiş, aralara gül fidanları serpiştirilmişti. Güller, sonbaharın hüznüne inat pembe pembe gülümsüyordu. Çimler göz alıcı bir yeşillikteydi. Asfaltın ve egzoz kokusunun içinden çıkıp gelen biri için bu manzara ilk bakışta bir sığınak gibiydi. Ama çok geçmeden acı bir gerçek zihnime düştü: Buradaki insanlar, parayla satın aldıkları sterilleştirilmiş bir doğanın ayrıcalıklı azınlığıydı. Bizden biraz daha şanslı...
Peki bahçedekiler, saksıdakilere göre gerçekten özgür müydü? Yoksa onlar da kentin kurguladığı daha geniş bir kafeste miydi? Ya biz? Balkonumuzda üç beş yaprak yeşertmeye çalışanlar, en az o bitkiler kadar tutsak değil miydik?
Doğa ne zaman bu kadar uzağımıza düştü? Deniz görmek için kilometrelerce asfalt erit, ormanın kokusunu duymak için yollara düş... Düşündükçe utandım kendimden. Dört bir yanı çevrili, ölçülüp biçilmiş bir site bahçesi nasıl olmuştu da büyülemişti beni? Gece gökyüzünü kaplayan iri yıldızlar, bir ormanın kalbindeki meşe ve gürgen ağaçları dururken ben bu suni düzene kanmıştım.
Kentin acımasız koşturmacasında, doğasızlığı nasıl da kanıksamışız. Alışmak istesek de istemesek de... Üzerinde durup düşünmeye vakit bulamadan, sessizce teslim olmuşuz.