USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000
YAŞAM

Akademisyen, Yazar Vahap Uluç'un "Hayatı Düşünmek" kitabı

Akademisyen -Yazar Vahap Uluç " Hayati Düşünmek" Kitabı, kitapseverlerin ilgisini çekiyor. Yazar Metin Aydın', kitabı okudu, irdeledi ve okuyucular bilgisine sundu.

Akademisyen, Yazar Vahap Uluç'un "Hayatı Düşünmek" kitabı
25-01-2022 11:12
25-01-2022 11:19
Google News

Yazar ve Akademisyen Vahap Uluç, yirmi altı denemeden oluşan “Hayatı Düşünmek” isimli kitabıyla  (Kitaparası Yayınları, Eylül 2021) okurla buluştu. 1971, Mardin/Kızıltepe doğumlu,  İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olan Yazar Vahap Uluç; uzun yıllardır Harran Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmakta. Uluç’un ayrıca Mardin’deki Kîkan Aşiretini konu edinen doktora tezinin bir bölümünü oluşturan Bir Aşiret Monografisi” ismiyle yayınlanmış bir kitabı daha bulunmaktadır. Hayatı Düşünmek isimli kitabını, “Hayatı kendine dert edinen herkese…”  adanmış yazar. Kitapta, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, tarih, felsefe ve hayata dair bilcümle kavram ve konular masaya yatırılmış... Bu derin mevzular üzerine kalem oynatan Vahap Uluç, “İnsan” ve “Toplum” u merkezine alan bir düşünsel çabanın teori ve pratik imbiğinden geçen; her cümlesi ince elenip sık dokunmuş, amiyane tabirle, kafa patlatılarak kâğıda dökülmüş, farklı gözlem ve okumalardan neşet etmiş denemeler kaleme almış. Yıllardır muzdarip olduğu migren ağrıları yüzünden, 159 sayfalık denemeleri, cep telefonu ile kaleme almış ki bu tarzda yazılmış ilk kitap olsa gerek.

Uluç’un denemelerinde referans aldığı Sophenhaur, Şeriati, Sartre, Sokrates, Aristotales, Dostoyevski ve her denemesinde silueti görünen F. Nietsche gibi düşünürler ile sık sık karşılaşmak mümkün. Yığın (sürü) olmaktan kurtulan, nev-i şahsına münhasır (nitelikli) bireyler olmanın ne kadar netameli  bir serüven olduğunu, bu ontolojik süreçte kendimizi var etme idealini kesintisiz düşünmemizi (ceht etmeyi) ve kendimizi de sürekli sorgulamak gerektiğini imliyor denemeler. Yığınların entelektüel ortamlardan uzak ve sıklıkla “başkalarının dedikodusu” raddesinde, bu aşılması elzem konumdan kurtulmak adına kendisinde olan potansiyeli açığa çıkarmada (yığınların bu uğraşa layık olduğunu not düşerek) nasıl bir çıkış -kurtuluş yolu- olduğunu, “kurtuluş, insanın kendi varoluş hikâyesine yönelmesi, kendine yoğunlaşması, bir kerte toplumu kendi haline bırakmasıdır.” tespiti ile açıklıyor. Bu minval üzre yürüyen insanlığın,  “kendine ait olmak, kendi kaderinin ortağı olmak, kendi kendinin inşacısı olmak yani ‘aydınlanmış insana ulaşmakla” kurtuluşa ereceğini vaaz ediyor Vahap Uluç. İnsanın alt edilmesi gereken bir varlık olduğu diskurundan yola çıkar ve bireyin bir yapı bozumu halinde olmakla ancak bunu sağlayacağını; bu sayede “kendini yeniden yaratacağı”,  yani “kendi kendisinin sahibi olacağı” iddiasında bulunur. Bu konuda insanın önünde iki yol vardır, diyor Uluç:  İnsan ya içgüdülerinin emrine amade bir ka(la)balığa (sürüye) iman ederek mevcut durumla yetinecek, ya da kendi kendisiyle yüzleşerek, “büyük bir insan” olma yolundaki (toplumsal) kalıpları yerleyeksan ederek (yapı bozuma uğratarak) “özü kendisine ait”  bir dünya inşa edecektir. Yunan, Hint, Çin, İran, Mısır ve Kızılderili gibi kültür ve medeniyetlerde olduğu gibi, geleceğe dair umut tahayyülünün insanı hayata bağlayan temel dürtü olduğunu söylüyor... Onun için, “eğer umut olmasaydı hayatın bu denli olumsuzlukları karşısında ruh nasıl ayakta kalabilirdi?”  sorusuyla yüzleşmemiz gerektiğini imliyor Vahap Uluç. Ancak ne kadar umut etsek de, “aslında hedefe ulaşmak değil, geleceğe yönelik umut edilenin büyüsü altında anı anlamlandırmaktır” hayatın anlamı. Bu anlamda da umut; son tahlilde, “sonu bir hayal kırıklığı, bir hiçlik olan bir beklenti.”dir. Uluç; güç ve güçsüzlük olgusunu anlattığı denemesinde ise, olumsuz tarafları dışında, bütün güzel şeylerin “yaratıcısı” olarak tanımlıyor gücü. Bilim, sanat ekonomi ve toplumun / bireylerin konumlanışlarının güç dinamiğinden neşet ettiğini; tabiatı gereği yıkıcı özelliği olan gücün döl yatağının da güçsüzlük, yani zayıflık olduğunu anlatıyor... Güçsüz  (zayıf olan) üretmediği gibi daima başkalarının aklına amade (güdümlü) bir aparat şeklinde yaşar ve karnını doyurmak dışında bir büyük tasavvuru (ideali) yoktur. Olmaz da! 20. yüzyılda tanzim olan dünya düzeninde kimi milletlerin (Kürtler, Filistinliler vb.), devletli (güçlü) bir ulus olarak tarih sahnesine çıkmamasından kaynaklı, günümüze değin ulaşan sorunların bir kısır döngüde sürgit devam etmesindeki sorumluluklarının altını önemle çizmektedir. Sonuçta, bu sorun mahallinde patinaj yapan milletler, gerek kendileri gerekse de çevrelerindeki uluslar için bir krize dönüşmüşlerdir diyor. Bu arızalı vaziyeti, güce (iktidara) ulaşmak namına güçsüzlerin temel bir alışkanlığı olan kendi zayıf durumlarını dengelemek adına, “ahlaki değerlere sahip çıkmaları”, bu topluluklar için “politik bir manevra” olarak açığa çıkmaktadır... Neredeyse bütün medeniyetlerde özne olamamış kadınların erkek egemen sistemdeki yerine rıza gösterdiğini; bunun da erkeklerin (güçlüler) kadınlara (güçsüzler) yaşattıkları mağduriyetin bir sonucu olarak değil, “tarihin kadına biçtiği rolün sonucu” olduğunu anlatıyor Vahap Uluç.  Kadının kamusal hayatın içinde yer almasının önemine vurgu yapan Uluç; kadınların, “erkekle aynı ortamda bulunması erkeğin tutum ve davranışlarını değiştirmiş, ona ince duygular kazandırmış, onu adeta ehlileştirmiştir.” tespitinde bulunuyor ayrıca.  Ulusların her şeyi kendilerinden başlatma hastalığına fazlasıyla teşne olmalarından kaynaklı kendi yerel değerlerini evrensel bir düzlemde değerlendirdiklerini belirten Vahap Uluç; insanların bu şekilde davranmalarının bir ihtiyaçtan doğduğunu ifade ediyor. Bu yüzden de miadını doldurmuş değerlerin hâlâ toplum için işe yarayan değerler olarak kutsiyete benzer bir tutumla yaşatılmaya devam edildiğine dikkatimizi çekiyor. Okuyucuyu, “bütün insanlık tarihini içine alacak bir medeniyet yasasından bahsedilebilir mi?” sorusu üzerine düşünmeye de davet eden Vahap Uluç; böyle bir medeniyet yasasına cüret eden filozof ve kimi aydınlatıcı öğretilerin olduğunu ancak genel geçer bir medeniyet yasasını bulmanın o kadar da kolay olmadığını söylüyor bize. Gelenek ve Din arasındaki ihtilafa vurgu yapan Vahap Uluç; insanın geleneği dine tercih ettiğini, “geleneği dine tercih etmesinin” tanrısal olana karşı bilinçaltında saklı intikam duygusunun somut yansıması olduğu iddiasında bulunur. Uluç, “Ahlak ve Siyaset” isimli denemesinde, kadim dünyanın her defasında ahlak ve siyaseti birbiriyle ilişkilendirdiğini ve siyasetin amacının ahlak olduğunda mutabık kalındığını ancak gerçekte siyasetin ahlakın dışında kalan bir eylem olduğunu Makyavel’e referansla açıklar. Uluç göre, “Siyaset yapmada ahlakın ölçü olmaması, siyasetin ahlaksız bir içeriğe sahip olduğu anlamına gelmez. Siyaset ne ahlaki ne ahlaksız bir içeriğe sahip “ahlak dışı” bir alanı ifade eder. Yani siyaset, ahlak ölçülerine göre işleyen bir faaliyet olmadığı gibi ahlaksızca işleyen bir eylem de değildir.”

Sanatların en zoru dediği “okumak” eylemini anlattığı denemesinde Uluç; okumaya ilgisiz olmamızın, okumanın insanı düşündürmesinden, düşünmenin de insanın doğasına aykırı olmasından kaynaklandığını savunur. Bununla birlikte, insanların insanileşmesi ve bilumum sorunlarına cevap bulmasının da mutlak surette okumaktan geçtiğini anlatıyor. Hukuk ile ahlakın birleşen ve ayrılan yönlerinin anlatıldığı “Ahlak ve Hukuk” isimli denemede de, ahlakı (koşulsuz ahlak/vicdan), “insanın içinde olan iyi bir şey” olarak tanımlarken; hukuku insanın dışında biçimlenen bir alan olarak görür. Bu anlamda ahlakın insanla oluştuğunu, hukukun ise ancak toplumla birlikte var olduğunu belirten Vahap Uluç, ahlak ile hukukun her zaman örtüşmediğini anlatır. Örneğin, “bir çobanın oyunun Nobel Edebiyat ödülü kazanmış bir edebiyatçı ile eşit olması hukukidir ama ahlaki değildir.”. “Doğu ve Batı” isimli denemesinde de, Doğu Medeniyetinin “nakl’e, Batı Medeniyetinin ise akl’e dayandığını; Doğu Medeniyetine Buda, Konfiçyüs, Tao, Zerdüşt ve Peygamberler gibi hikmet ve maneviyat rehber ve elçilerinin kaynaklık ettiğine; Batı Medeniyetinin ilham kaynağını ise Sokrates, Platon, Aristo ve Pratogoros gibi Eski Yunanlı filozofların oluşturduğuna dikkati çekiyor. Birey ve toplumun uyumlu yönlerine rağmen aralarında ciddi bir çatışma olduğunu, birlikteliklerinin bir zorunluluğa dayandığını söyler: “Tek başına hayatta kalma şansının olmaması bireyin toplumun bir üyesi olmasını zorunlu hale getirmekte, onu topluma mahkûm kılmaktadır.” Birey ve toplum arasındaki dikotomik halden çıkış için ise okura Nazım Hikmet’in, “aforizma olarak güzel durmakla birlikte” dengeyi tutturmanın pek öyle göründüğü kadar kolay olmayacak dediği ütopik dizelerini salık veriyor Vahap Uluç: “Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine.

“Entelektüel  ve Akademisyen” isimli denemesinde hayatı bütün yönleri ile ele alarak; hayatın içinde olan entelektüel ile işi gücü uzmanlaştığı alanda biraz daha derinleşmek olan akademisyeni birbiriyle karşılaştırır Vahap Uluç. Siz hangi dili konuşuyorsanız, o dilin milliyetine mensupsunuz. tespitinde bulunduğu “milliyetçilik” başlıklı denemede, olumlayıcı bir ifadeyle, milliyetçilik duygusunu insanın en temel ve en asil duygularından biri olarak anlatır. “Göz Önünde Olma Arzusu” isimli denemesinde, içgüdüsel olarak bütün insanların başkaları tarafından görünmek (bilinmek) istendiğini, bu duygunun bir yönüyle de, “ölümsüzlüğe duyulan bir arzunun yansıması” olduğunu; kendimize itiraf etmekten kaçınsak da, “başkalarının, kamuoyunun, bir grup insanın, sevgilinin gözlerini üzerimizde hissetme arzusu.” ile yanıp tutuştuğumuzu ifade eder. Bütün inanç ve düşüncelerin yalana ilişkin iyi şeyler söylemediğini, bu hususta tam bir “uzlaşı” olduğunu, ancak bu laf üzre uzlaşının (konsensüs) pratik hayatta bireysel, toplumsal, devlet ve devletlerarası ilişkilerde bir karşılığının olmadığını aksine bütün ilişki biçimlerinin önemli ölçüde yalan üzerine kurulu olduğu iddiasında bulunur.  “Son derece işlevsel” gördüğü –yalan- konusunda oturduğumuz yerden atıp tutmadan “yalanı” doğru şekilde anlamaya davet ediyor bizleri. “İnsanın iç dünyasının derinliklerinde gizli, en temiz ve en ulvi kabul edilen, aynı kaynağa dayanan fakat birbirinden farklı yoğunluklarda yaşanan iki duygudur.” dediği aşk ve sevgi konusunu da gündeme getiriyor Vahap Uluç. Sevgi duygusunun yoğunlaşmış hali olan aşk bir “coşkunluk” halidir… Karşılıksız olması hasebiyle tastamam bir teslimiyete gark eder insanı aşk. Çünkü akıl dışıdır aşk! Ve de yıkıcıdır! Sevgi ise tam tersine “yapıcı” bir hali karşılar. Sevgi ve aşk duygusunu birbirinden farklı kılan şeyi aklın kullanımı olarak izah eder. Her koşulda bilinçli davranan sevgiye karşı ayağı daima yerden kesik olan aşk, doğası gereği akıl dışı bir dürtüye dayanır. “Yöntemli olmak” işimizi bir düzene koyduğu ve daha az emek harcamamızı ve zamandan tasarruf etmemizi sağladığı noktasından hareketle, “yöntemli olmayı” salık veriyor yazar Vahap Uluç. Yöntemsizlik kaostur son tahlilde. “Toplumsal, siyasal ve ekonomik her düzen yöntemli olmanın belli bir biçimini oluşturur. Toplumsal kurallar karşısında rollerimizi tanımlar, nerede nasıl davranmamız gerektiğini açıklar, sosyal yaşamı kolaylaştırır.”. En ilkel toplumda bile bir yöntem bilincinin olduğunu belirtiyor yazar. Çünkü hayatla kurulan her ilişki basit ya da karmaşık yöntemli olmayı zorunlu hale getirir. Yöntem bahsinin salt bilimsel alanlara ait olduğu yönlü okumaların yanlış olduğunu belirten Vahap Uluç; yöntemli olmanın günlük yaşamı kolaylaştırıcı yönüne vurgu yapar: “Yöntem, sadece bilimsel çalışmaların değil, bizatihi günlük yaşamımızın da kolaylaştırıcı bir enstrümanını oluşturmakta.

Aydın konusunda yerleşik algıda çokça yanılgının olduğunu anlatan Uluç; toplumsal ve siyasal sisteme muhalefetin aydın olmanın ölçüsü kabul edildiğini ancak bunun ayağı yere basan bir tespit olmadığını, olabildiğince keyfi bir açıklama olduğunu söyler. Bunun büyük bir haksızlık olduğunu ve nesnel temellerinin de olmadığını, aydının muhalif olmamasının iktidara ve topluma yaranmasının onun bu kimliğine halel getirmediğini, olsa olsa, onu kötü bir aydın yaptığını belirten Vahap Uluç, yine de “muteber ve saygın” aydının muhakkak muhalif olanlar olduğuna dikkat çekiyor.  Devletin eylem ve işlemlerine karşı her daim teyakkuzda olan aydın için, “tarih, aydınların muhalefetinden dolayı yıkılmış bir devlete şahit değildir. Ama aydın, muhalif tavrı ile siyasi iktidarın eylem ve işlemlerinin demokratikleşme yönünde ılımlılaşmasına yardımcı olabilmekte.” tespitinde bulunur. 

“İntikam” isimli denemesinde insanların en köklü duygularından biri olan intikam duygusu ile modern insan arasında ilginç bir ilişki kuruyor: “Modern insan intikam alma duygusunu terk etmedi; sadece bencilliğinden ve konforundan taviz vermemek adına, ikiyüzlü bir tutum içinde intikamı ilkellikle, geri kalmışlıkla, hümanizma ile bağdaşmazlıkla izah edip, cezalandırmayı devlete havale ederek söz konusu intikam alma duygusunu, başka bir yoldan, tatmin etme yoluna gitmekte.” diyor Vahap Uluç. İnsanlar düşünmekten ziyade seyretmeye meyyaldir ayrıca… Düşünerek kendisini yenilemesindeki zorluk ona mevcutla yetinmeyi, tembelliği dayatıyor haliyle. Bu patinaj yapan vaziyeti tersine çevirmek adına insanın kendisiyle ilgilenmesi gerektiğini; insanın insanileşmesinin kendi öz bilincine (içine) dalması veya kendine yoğunlaşmasıyla mümkün olacağını belirten yazar Vahap Uluç, zihinsel üretkenliğin yolunun bu olduğunun altını çiziyor: “İyi bir yazarı üretken kılan da bu kendi ile hemhal olma halidir.”  Kendine yoğunlaşmanın (sigaya çekilmenin) beraberinde kendine ait olmayı da doğurduğunu söylüyor Uluç. Bu içsel yolculuk ne safi bir huzur (mutluluk) ne de huzursuzluktur son tahlilde. Bu dervişane uğraşta, “hayatı olduğu gibi kavramak ve öyle kabul etmek” kalır sadece elde. “Gerçekten de mutlak bir hakikat olsaydı, ideolojilerin filozof ve kurucu büyük düşünürleri ya da entelektüeller birbirlerinden bu denli farklı düşünür müydü?” sorusu bağlamında, “Gerçekliğin Göreceliği” başlıklı denemede Vahap Uluç, “dünü dünün koşulları bugünü de bugünün şartları içinde değerlendirmek gerekiyor.” diyor. Sınıf temelli bir bakış açısı ile yazdığı son denemesinde ise, “Yukarıdakiler” (Ezenler)  ve “Aşağıdakiler”(Ezilenler) metaforu ile zenginler ve yoksullar üzerinden hayatın çelişkilerini ortaya koymaya çalışıyor.

Kitabın arka kapağında, “Bu çalışma, hiçbir ideolojik kaygı duymadan, herhangi bir fikir mazgalına sıkışıp kalmadan, sahici bilginin kaynağını oluşturan bir ömür edinilen gözlemlerin oluşturduğu deneyim ile yapılan okumaların kazandırdığı birikimin bir araya gelmesidir.” şeklinde not düşülen kısa tanıtım yazısı; yazar Vahap Uluç’un, akademik ve edebi dil zenginliğiyle kurduğu, kanımca birbirini tamamlayan ve aydınlık bir dünya (mental) üzre göveren denemelerinin ümüğünü sıkacak şekilde kitabın ruhuna zarar vermiş. Yayınevlerinin kitap kapaklarına yazarı veya kitabı anlatma (tanıtma) işinde; yazarı ve bahse konu eseri zorlayacak şekilde (yazarın inisiyatifiyle de olsa!), iyi niyetin sınırlarını çok zorlamasalar daha iyi olacak!

 

ANKET TÜMÜ
ARŞİV ARAMA
E-GAZETE TÜMÜ
PUAN DURUMU TÜMÜ
TAKIMOPuanAV.
1Trabzonspor3781+35
2Fenerbahçe3770+30
3Konyaspor3767+21
4Başakşehir FK3762+18
5Alanyaspor3761+8
6Beşiktaş3758+8
7Antalyaspor3758+7
8Fatih Karagümrük3757-4
9Adana Demirspor3752+6
10Sivasspor3751+1
11Galatasaray3751-2
12Kasımpaşa3750+8
13Hatayspor3750-7
14Kayserispor3747-6
15Giresunspor3745-3
16Gaziantep FK3743-10
17Çaykur Rizespor3736-25
18Altay3734-16
19Göztepe3728-30
20Yeni Malatyaspor3720-39
GÜNÜN KARİKATÜRÜ TÜMÜ