Son zamanlarda adına “halkla ilişkiler” dedikleri, ama aslında halktan kopmanın en kibar kılıfı olan garip bir tarz türedi. Bakıyorsunuz, sosyal medya hesapları boy boy fotoğraflarla süslü.
Kimler var o karelerde? Bölgenin en zengin insanları, kudretli iş adamları, nüfuzlu aileler…
Zengin düğünlerinde en başköşede yer almalar, büyük taziye çadırlarında en ön safta görünmeler ve memlekete gelindiğinde sadece belirli, üç beş kişiyle kadraja girip “biz halkımızla beraberiz” mesajı vermeler…
Açık konuşalım: Zenginin düğününde boy gösterip, taziye evinde en ön safa oturarak ve memlekette sadece birkaç seçkin kişiyle fotoğraf çektirerek bu halkın gönlünde taht kurulmaz. Elbette milletin acısıyla da tatlısıyla da yanında olmak gerekir; asıl mesele bunu kimin için ve nasıl yaptığınızdır.
Gerçek halk adamlığı, boy boy yemek ikramları dağıtamayan, lüks düğün merasimi yapamayacak birinin düğününe gidip o mütevazı nikâha şahitlik edebilmektir.
Asıl erdem, arkası sağlam başkanların taziye çadırlarında değil; kimsesi olmayan, fatiha okuyacak üç beş kişiyi zor bulan bir garibanın cenazesine çat kapı gidebilmektir.
Memlekete gelip, sadece arkası sağlam birkaç kişiyle kapalı kapılar ardında görüşüp gidenler, çarşıda yürürken halkla arasına etten duvarlar örenler büyük bir yanılgı içindeler. Halk kimin samimi olduğunu, kimin sadece “görev icabı” orada bulunduğunu gözünden anlar.
Gerçekten bu toplumun sevgisini kazanmak, geride kalıcı bir iz bırakmak istiyorsanız, rotanızı zengin malikanelerinden, lüks düğün kabul salonlarından çevireceksiniz.
Memleketin ücra bir köyünde, damı akan bir evde yalnız başına oturan o yaşlı teyzenin dizinin dibine çökeceksiniz. Sanayide üstü başı yağ içinde çalışan o çırağın elini, kirlenmekten korkmadan sıkacaksınız. Sadece protokolün değil, mahallenin delisinin de delikanlısının da hatrını soracaksınız.
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatına bakın. O, Mekke’nin ve Medine’nin en zenginleriyle, en nüfuzlu kabile reisleriyle oturup kalkarak kurmadı o muazzam gönül medeniyetini. Tam aksine, Mekke aristokrasisinin burun kıvırdığı, yan yana yürümekten ar ettiği kölelerle, yetimlerle, kimsesizlerle oturdu. Bir gün yanına gelen ve heyecandan titreyen bir adama ne demişti hatırınızda mı? “Sakin ol kardeş, ben bir kral değilim. Kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” İşte budur halkın içinde olmak. Fotoğraf çektirmek için değil, derdini dinlemek için eğilmektir halkın önüne.
Hz. Musa, saraylarda büyüdü ama sarayın ihtişamını, firavunun zenginliğini elinin tersiyle itip, Medyen çöllerinde çobanlık yapan, ezilen, hor görülen o mazlum halkın yanına döndü.
Hz. İsa zenginlerin sofralarını değil, toplumun dışladığı cüzzamlıların, fakirlerin sokaklarını adımladı.
Netice itibarıyla; bu toprakların insanı paraya ya da arkası sağlam olanlara değil; sadece ve sadece samimiyete teslim olur.
Günün sonunda baki kalan; bir garibanın, bir yetimin duasını alabilmektir.
Bizim insanımız omzunu mazluma dayayanları baş tacı yapar.
