Büyük Oyunda Türkiye Hedefte
Dünya öyle bir döneme girdi ki; artık hiçbir gelişmeyi “sıradan” diye nitelendirmek mümkün değil.
Dengeler hızla değişiyor, güç odakları yer değiştiriyor, dünün müttefiki bugünün suskunu, hatta örtülü hasmı haline gelebiliyor.
Bakınız…
Uganda Genelkurmay Başkanı çıkıyor, Türkiye’ye yönelik tehditkâr ifadeler kullanabiliyor. Bu başlı başına bir olaydır. Ama asıl mesele, bu sözlerin söylenebilmiş olmasıdır. Çünkü bu tür çıkışlar, sadece bireysel bir hezeyan değil; küresel sistemdeki çözülmenin ve ciddiyet kaybının göstergesidir.
Diğer tarafta ise daha büyük ve daha derin bir tablo var…
İsrail, uzun süredir zihninde taşıdığı stratejik hedefleri artık daha açık dillendirmeye başladı.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin sahadaki yansımalarına bakıldığında, Türkiye’nin bu denklemde “engelleyici güç” olarak görüldüğünü anlamak için derin analizlere bile gerek yok. Perde arkasında yürütülen hesaplar, bugün perde önüne taşınmış durumda.
Ama asıl sorulması gereken soru şu:
Biz içeride ne yapıyoruz?
Yeraltı kaynaklarımız…
Bir milletin geleceği, bağımsızlığı ve ekonomik gücü demektir.
Buna rağmen, maden arama ruhsatları üzerinden yabancı firmalara açılan alanlar ciddi bir tartışma konusudur.
Bor gibi stratejik değeri yüksek kaynaklarımız varken, bu alanda gerçek anlamda milli politikaların ne ölçüde uygulanabildiği sorgulanmalıdır.
Daha da düşündürücü olan ise şu:
Ülkenin kalkınmasına yön verecek projeleri ortaya koyan bilim insanları, teknokratlar… Bir şekilde ya susturuluyor ya da görünmez hale geliyor.
Basına yansıyan bilgilerde, bazı kritik araştırma verilerinin ve dijital dokümanların ortadan kaybolduğu iddiaları yer alıyor.
Eğer bu doğruysa, bu sadece bir kayıp değil; bir ülkenin geleceğine vurulan darbedir.
Bütün bunlar yaşanırken, dış politikada sert söylemler ile sahadaki gerçeklik arasındaki makas giderek açılıyor.
Vatandaşın gözünden bakıldığında tablo nettir:
Söz başka, uygulama başka…
Oysa devlet aklı; hamasetle değil, stratejiyle hareket eder.
Barış ister ama zafiyet göstermez.
Diyalog kurar ama taviz vermez.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedeflerinden biri olduğu sıkça dile getirilen “kutsal topraklar” söylemi ve İsrail’in yayılmacı politikaları, İran duvarına çarparak bir ölçüde yavaşlamış görünmektedir. İran’a yönelik ağır bombardımanlara rağmen, devlet yapısının çökmediği; aksine direnç gösterdiği açıkça ortadadır.
Bu durum sadece İran’ın askeri gücüyle açıklanamaz.
Toplumsal direnç, yönetim refleksi ve stratejik akıl da bu tabloda belirleyici olmuştur.
Ve bu gelişmeler, yıllardır sorgulanmayan bazı “dokunulmaz güç” algılarını da sarsmıştır.
İsrail’in Türkiye’ye yönelik söylemlerini artık daha erken ve daha açık dile getirmesi ise dikkatle okunmalıdır. Bu, bir güç gösterisinden çok, içinde bulunduğu sıkışmışlığın dışa vurumudur.
Avrupa ülkelerinin savaş karşıtı refleksleri, hava sahalarını bazı operasyonlara kapatmaları; Çin ve Rusya’nın sessiz ama net duruşları…
Tüm bunlar, yeni bir dünya düzeninin ayak sesleridir.
Peki Türkiye bu tabloda ne yapmalı?
Aklıselim…
Ama kararlı bir duruş…
Savaşın karşısında…
Ama haksızlığın da karşısında…
Filistin’de yaşanan insanlık dramına, Beyrut ve İran’da ortaya çıkan yıkımlara sadece sözle değil; somut, etkili ve caydırıcı politikalarla cevap verebilen bir Türkiye…
Çünkü gerçek şu:
Bu coğrafyada hiçbir gelişme bizi dışarıda bırakmaz.
İran düşerse, bunun sarsıntısı Türkiye’de hissedilir.
Bunu bugün en yüksek sesle dile getirenler de zaten bu planların sahipleridir.
Ve bir başka gerçek daha var:
“Dost” denilen ABD’nin bu tehditler karşısındaki sessizliği, en az tehditlerin kendisi kadar düşündürücüdür.
Sonuç olarak…
Dünya yeniden şekilleniyor.
Kartlar yeniden dağıtılıyor.
Ve biz, bu büyük oyunun tam ortasındayız.
İşte tam da bu yüzden insanın içinden şu cümle dökülüyor:
Büyük Oyunda Türkiye Hedefte!
