Yağmur yağdı…
Ama mesele yağmur değildi.
Bu yıl gökyüzü cömert davrandı.
Uzun yıllardır özlenen o eski yağışlar, sanki 1960’lı yıllardan bir hatıra gibi yeniden toprağa indi.
Mezopotamya’nın bereketli toprakları suya kavuştu!
Normalde sevinmemiz gereken bir tablo.
Yağmur, ihmalleri, yanlışları ve yıllardır görmezden gelinen gerçekleri de gün yüzüne çıkardı.
Mardin’de Yenişehir, Midyat’ın bazı mahalleleri, Kızıltepe, Nusaybin… Liste uzayıp gidiyor. Sokaklar dereye döndü, caddeler gölete.
İnsanlar evlerinden çıkamaz hale geldi. Araçlar suya gömüldü.
Peki suçlu kim?
Kolay olanı seçip “doğa” demek mi?
Yoksa aynaya bakmak mı?
Eskiden de yağmur yağardı. Dereler taşardı, köprüler su altında kalırdı.
Ama şehir bu kadar teslim olmazdı.
Çünkü doğanın bir dengesi vardı ve o dengeye saygı gösterilirdi.
Bugün o dengeyi biz bozduk.
Dere yataklarını imara açtık.
Suyun geçmesi gereken yolları betonla kapattık.
“Olmaz” denilen yerlere dev yapılar diktik. Sonra da yağmur yağınca şaşırdık!
Oysa suyun bir karakteri vardır.
Engellenirse birikir, sıkıştırılırsa taşar, önü kesilirse yıkar.
Ve eninde sonunda yolunu bulur.
Bugün yaşananlar bir doğal afet değil; planlama hatalarının, kentleşme yanlışlarının ve günü kurtarma anlayışının faturasıdır.
Doğa sadece hesabı kesmiştir.
Bir de işin kolayına kaçanlar var…
Yağışı komplo teorilerine bağlayanlar, “bulut çalma” hikâyeleri anlatanlar…
Oysa gerçek çok daha yakınımızda.
Hatta tam da içinde yaşadığımız şehirlerde.
Yağmur berekettir, evet.
Ama aklı olmayan şehirler için aynı zamanda bir sınavdır.
Ve biz o sınavdan geçemedik.
Şimdi yapılması gereken bellidir:
Doğayla kavga etmekten vazgeçmek, onun kurallarını kabul etmek ve şehirleri bu gerçekliğe uygu inşa etmek..
Aksi halde…
Her yağmurda aynı manşeti atarız:
“Yağmur yağdı, şehir teslim oldu.”
