İstanbul’da düzenlenen Mardin İl Tanıtım Günleri, bir şehir organizasyonunun ötesinde; memleket duygusunun, aidiyetin ve kültürel hafızanın yeniden hatırlandığı bir buluşma oldu. Mardinli İş İnsanları Derneği’nin ev sahipliğinde gerçekleşen etkinlik, İstanbul ve Mardin protokolünü, siyasetçileri, sivil toplum temsilcilerini ve Mardin sevdalılarını aynı zeminde bir araya getirdi.
Tanıtım günleri öncesinde, Mardin Dernekleri Federasyonu ve kendisine bağlı 51 bileşenin sosyal medya ve yazılı açıklamalarla organizasyona katılmama kararı aldığını kamuoyuna duyurması ise süreci farklı bir boyuta taşıdı. Yapılan açıklamalarda “ilkesel duruş”, “temsilde hassasiyet” ve “ortak akıl” vurgusu öne çıkarken, ortaya çıkan tablo ne yazık ki birlik duygusunu güçlendirmekten çok, zayıflattı.
Bu açıklamalar ve katılmama çağrıları, tanıtım günlerinin ilgisini ya da yoğunluğunu azaltmadı. Ancak İstanbul’daki Mardinli sivil toplum yapılarının ortak ses verme kapasitesinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Bir ilin sivil toplum kuruluşları kamuoyu önünde sürekli ayrışma görüntüsü veriyorsa, bu durum kurumların itibarını, gücünü değerini de zayıflatır. Çünkü sivil toplumun asıl gücü; sayılarda değil, uyumda, istişarede ve ortak hedeflerde ortaya çıkar.
Sosyal medyada yapılan açıklamalarda sıkça dile getirilen “Mardin’in doğru temsili” vurgusu elbette önemlidir. Ancak şu soruyu sormak da kaçınılmazdır:
Mardin’i tanıtma iddiası taşıyan bir etkinliğe tamamen sırt çevirmek, bu temsili güçlendirir mi; yoksa zayıflatır mı?
Burada mesele organizasyonu kimin yaptığı değil; Mardin’in adının nerede, nasıl ve ne kadar güçlü şekilde duyurulduğudur. Mardin’i sevdiğini ifade eden herkesin, bu şehrin tanıtımına katkı sunan çalışmalara en azından zarar vermemesi gerekir. Eleştiri elbette yapılabilir; ancak eleştirinin dili de yöntemi de yapıcı olmak zorundadır.
“Biz katılmıyoruz” demek bir tercihtir.
Ancak bu tercihin, dolaylı ya da doğrudan başkalarına da dayatılması; şehir hassasiyetinden çok, kırgınlık üretir. Bu da Mardin’in ortak hafızasına ve geleceğine fayda sağlamaz.
Eğer yapılan tanıtım yetersiz bulunuyorsa, eksikler görülüyorsa; bunun en güçlü cevabı boykot değil, daha iyisini ortaya koymaktır. Bir sonraki organizasyonda daha kapsayıcı, daha nitelikli ve daha güçlü bir tanıtımla sahaya çıkmak; samimiyetin ve temsil iddiasının en açık göstergesi olacaktır.
Bu süreç aynı zamanda şu soruları da gündeme getirmiştir:
Federasyon yapıları gerçekten sahayı temsil eden, katılımcı ve kapsayıcı mekanizmalar mıdır?
Yoksa “bileşen” sayıları, yalnızca kâğıt üzerinde kalan rakamlardan mı ibarettir?
Belki de artık tartışmamız gereken konu; kaç bileşen olduğundan çok, bu bileşenlerin ne kadar uyum içinde hareket edebildiğidir.
Çünkü bir şehir, ancak birlikte konuşabildiği ölçüde güçlüdür.
