Değişen Bir Kentin Hikâyesi
Nesrin Aykaç yazdı.
Mardin benim için yalnızca taş evlerden, dar sokaklardan, kilise ve camilerden ibaret bir şehir olmadı hiçbir zaman. Ben Mardinliyim. Bu şehrin sokaklarında bilirim; taş duvarlarının gölgesini, akşamüstü damlardan yükselen sesleri, birbirine açılan kapıları, mahallelerin birbirini tanıyan insanlarını bilirim.
Bu yüzden bugün Mardin’e baktığımda gördüğüm değişim, bir turistin gördüğü değişimden farklıdır. O, güzel bir manzara görebilir; ben ise bir sokağın eksildiğini, bir evin sustuğunu, bir mahallenin yavaş yavaş başka bir şeye dönüştüğünü hissederim.
Mardin son yıllarda turizmle birlikte büyük bir değişim yaşadı. Eskiden kendi halinde duran taş konaklar birer birer butik otellere, restoranlara, kafelere dönüştü. Dar sokaklar daha çok insanın geçip daha çok fotoğraf çektiği, daha çok tükettiği alanlara dönüştü. Taş duvarlar, kapılar, kemerler, avlular ve hatta gündelik hayatın kendisi birer turizm malzemesi hâline geldi.
Bir şehrin tanınması, dünyaya açılması elbette kötü bir şey değildir. Mardin’in güzelliğinin bilinmesini, tarihinin ve kültürünün anlatılmasını kim istemez?
Ama insan bazen durup şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir şehir kendisini tanıtırken kendisini kaybedebilir mi? Ben bugün Mardin için bu sorunun sorulması gerektiğini düşünüyorum.
BİR TABAK YEMEĞİN BİLE BİR ADABI VARDI
Çocukluğumun Mardin’inde ailelerin çocuklarına öğrettiği bazı şeyler vardı. Bunlardan biri de sokakta yemek yememekti. Benim ailem de çocuklarını sokakta yemek yemekten men eden ailelerden biriydi. Bu yalnızca “ayıp olur” diye konulmuş bir yasak değildi. Bunun arkasında başka bir düşünce vardı: Görenin canı çekebilir. Herkesin alım gücü aynı olmayabilir.
Bugün çok basit, hatta belki biraz tuhaf gelebilecek bu anlayışın içinde aslında önemli bir toplumsal incelik vardı. İnsan kendi sahip olduğunu başkasının yokluğuna karşı bir gösteriye dönüştürmemeye dikkat ederdi.
Yemek yenirdi ama gösterilmezdi. Mutluluk yaşanırdı ama teşhir edilmezdi.Evde pişen yemek komşuya gönderilir, sofraya bir başkası dâhil edilir, paylaşmak bir gösteriş değil, hayatın doğal bir parçası olarak görülürdü.
Bugün ise Mardin’in sokaklarında bambaşka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Yemek artık yalnızca yemek değil. Fotoğrafın, videonun, paylaşımın, beğeninin ve turistik deneyimin bir parçası. Bir tabak yemek, bir kahve, bir tatlı; bazen yemeğin kendisinden çok fotoğrafı için tüketiliyor. Eskiden mahrem olan, bugün teşhir ediliyor.Belki de Mardin’de yaşanan değişimin en görünür taraflarından biri bu.
EVLERİN OTELLERE DÖNÜŞMESİ
Eski Mardin’in taş evleri yalnızca mimari yapılardan ibaret değildi. Her birinin içinde bir hayat vardı. Bir aile, bir çocukluk, bir sofra, bir düğün, bir ölüm, bir bayram, bir komşuluk hikâyesi…Şimdi bu evlerin önemli bir bölümü otel, restoran veya kafeye dönüştü.
Bir açıdan bakıldığında bu dönüşüm, terk edilmiş yapıların yeniden hayat bulması gibi görülebilir. Fakat başka bir açıdan baktığınızda başka bir hikâye çıkar karşınıza. Ev yaşam alanı olmaktan çıkıp işletmeye dönüştüğünde, mahalle de eski mahalle olmaktan çıkıyor. Bir zamanlar kapısının önünde oturan insanların bulunduğu yerde şimdi müşteriler oturuyor. Bir zamanlar çocukların oynadığı sokaklar artık turistlere ait. Bir zamanlar komşuların birbirine seslendiği evlerin pencerelerinden artık başka sesler geliyor.
Ve zamanla o evlerin sahipleri, kiracıları, mahalle sakinleri kendi şehirlerinin eski merkezinden uzaklaşıyor. Yenişehir büyüyor.Eski Mardin ise giderek daha fazla ziyaret edilen ama daha az yaşanan bir yere dönüşüyor.
İşte burada insanın aklına başka bir soru geliyor:
Bir kentin tarihi merkezini korurken onun sakinlerini oradan uzaklaştırıyorsanız, aslında neyi koruyorsunuz? Taşları mı? Yoksa o taşların içindeki hayatı mı?
MARDİN’İ SEYREDEN MARDİNLİLER
Bugün eski Mardin’deki bazı mekânlara Mardinli bir ailenin gidip oturması, yemek yemesi veya zaman geçirmesi ekonomik açıdan eskisi kadar kolay değil. Çünkü bu mekânların önemli bir kısmı artık turistlere, başka şehirlerden gelen ziyaretçilere, üniversite öğrencilerine ve kısa süreli deneyim arayan insanlara göre şekilleniyor.Böylece tuhaf bir durum ortaya çıkıyor:
Mardinli, kendi şehrinde turist gibi yaşamaya başlıyor.
Kendi sokağında yürüyen ama o sokaktaki mekânların çoğuna giremeyen; kendi tarihî evlerinin önünden geçen ama o evlerin yeni işlevlerine yabancılaşan bir kent sakini…Kentin sahibi değil, seyircisi oluyor. Belki de kentsel yabancılaşma tam olarak burada başlıyor.
TURİZM ÇOĞALDIKÇA HAYAT KOLAYLAŞMADI
Mardin’in turizm potansiyeli yıllardır anlatılıyor. Sosyal medya da bu potansiyeli büyüttü. Birkaç saniyelik videolarla taş evler, gün batımları, dar sokaklar, kahveler, yemekler ve danslar dünyanın her yerine ulaşıyor.
Mardin artık yalnızca görülmek istenen bir şehir değil; paylaşılmak istenen bir şehir. Fakat sosyal medyanın gösterdiği Mardin ile Mardinlinin yaşadığı Mardin arasında giderek büyüyen bir mesafe var. Özellikle bayramlarda ve yoğun turizm dönemlerinde bunu daha açık görüyoruz.
Dar sokaklar kalabalıklaşıyor, araç trafiği artıyor, kaldırımlar işletmeler tarafından kullanılıyor. İnsanların yürüyebileceği alanlar azalıyor. Kentin zaten sınırlı olan altyapısı artan nüfusu ve ziyaretçi yoğunluğunu taşımakta zorlanıyor.
Bir yandan “Mardin’e daha çok turist gelsin” deniyor. Öte yandan gelen turistin yarattığı yoğunluğu taşıyacak ulaşım, otopark, temizlik, altyapı ve kamusal alan düzenlemeleri aynı hızla gelişmiyor. Sonra şehir nefes almakta zorlanıyor.
Mardin’in o ağır, yavaş ve kendine özgü ritmi yerini bir keşmekeşe bırakıyor.
REYHANİ’NİN DE DEĞİŞEN YÜZÜ
Beni en çok düşündüren değişimlerden biri de kültürün kendisinin turistik bir gösteriye dönüşmesi.Mardin’in geleneksel Reyhani dansı bunun en belirgin örneklerinden biri.
Reyhani yalnızca oynanan bir dans değildir. İçinde Mardin’in zarafeti, ağırbaşlılığı ve kendine özgü ritmi vardır. Fakat bugün sosyal medya için üretilen bazı görüntülerde bu dansın başka bir biçime sokulduğunu görüyoruz.Başında rakı bardağıyla, dökmeden oynamak bir marifet, bir “delikanlılık gösterisi” gibi sunuluyor. Ardından görüntü birkaç saniye içinde sosyal medyaya düşüyor; beğeniler, izlenmeler ve yorumlar geliyor. Kültür böylece yaşanan bir şey olmaktan çıkıp izlenen bir gösteriye dönüşüyor.
Bunda belki de en acı olan, kültürümüzü dünyaya tanıtmak isterken onu kendi bağlamından koparıp karikatürleştirebilmemiz.
Mardin’in kültürünü korumak, onu cam bir fanusun içine koymak anlamına gelmez elbette. Kültür değişir, dönüşür, yeni biçimler kazanır. Ama değişim ile içinin boşaltılması arasında bir fark vardır.
OTANTİK MARDİN NEREDE?
Turizm dünyasında “otantik” kelimesi çok seviliyor.
Otantik Mardin…
Otantik taş ev…
Otantik yemek…
Otantik deneyim…
Fakat burada garip bir çelişki var.
Turist otantik olanı görmek istiyor; ama turizm geliştikçe otantik olan şey, turistin beklentisine göre yeniden düzenleniyor.
Taş ev artık yalnızca bir ev değil, “konaklama deneyimi”.
Avlu yalnızca bir avlu değil, “Instagram köşesi”.
Yemek yalnızca yemek değil, “gastronomik deneyim”.
Reyhani yalnızca kültürel bir dans değil, “performans”.
Sokak ise yalnızca insanların yaşadığı bir yer değil, fotoğraf çekilecek bir fon.
Oysa kültür sürdürülebilirliği süresince, yaşandığı sürece kültürdür.
MARDİN’İN ASIL KAYBI
Benim korkum Mardin’in turistler tarafından keşfedilmesi değil. Tam tersine, Mardin’in daha çok insan tarafından bilinmesinden mutluluk duyarım. Korkum, Mardin’in Mardinliler tarafından kaybedilmesi. Kültür erezyonuna uğramasıdır.
Bir zamanlar ezan sesiyle kilise çanının birbirine karıştığı sokaklar vardı. Farklı inançların, farklı dillerin ve farklı kültürlerin aynı şehirde yan yana yaşadığı ortak bir hayat vardı.
Bir zamanlar bu şehirde insanların birbirlerinin varlığını bildikleri, birbirlerinin kapısını çaldıkları, acısını ve sevincini paylaştıkları bir mahalle kültürü vardı.
Bugün ise o kültürün yerine giderek tüketim kültürü geçiyor. Şehir daha çok tanınıyor ama bir taraftan da kimliğini kaybediyor.
Çünkü bir kenti tanımak, onun taşlarını bilmek değildir. O taşların arasında yaşayan insanları bilmektir.
BİZİM MEMLEKETİMİZ BU DEĞİLDİ
Bazen eski Mardin’i anlatırken “Bizim memleketimiz böyle değildi.” diyen insanlara rastlıyorum.
Bu cümleyi yalnızca nostalji olarak görmüyorum.
Çünkü insan bazen geçmişi değil, kaybettiği yaşam biçimini özler.
“Bizim memleketimiz bu değildi” demek;
Sokaklarımız böyle değildi.
Evlerimiz böyle değildi.
Sofralarımız böyle değildi.
Eğlencemiz böyle değildi.
Kültürümüz böyle değildi.
Biz birbirimize böyle yabancı değildik.
Bugün Mardin’in taşları hâlâ yerinde.Kiliseler, camiler, konaklar, sokaklar hâlâ orada.
Gün batımında Mezopotamya Ovası hâlâ aynı büyüleyici manzarayı sunuyor.
Ama bir kentin ruhu yalnızca taşlarında yaşamıyor. Onu asıl yaşatan, o taşların arasında kurulan insan ilişkileri.Bu yüzden Mardin’in geleceğini yalnızca kaç turist ağırladığıyla ölçmemeliyiz.
Asıl soru şu olmalı:
Bu şehir, turistlere ne sunuyor değil; kendi insanlarına nasıl bir hayat bırakıyor?
Mardin turizme açılabilir.
Dünyaya da açılabilir.
Ama bunu yaparken kendi insanına kapılarını kapatmamalı.
Çünkü bir kent, ziyaretçilerini ağırlayabilmek için kendi sakinlerini kendi sokaklarından uzaklaştırmak zorunda değildir.
Ve ben hâlâ Mardin’e baktığımda, taşların arasından başka bir sesi duymak istiyorum:
“Burası hâlâ bizim memleketimiz, Mardin.”
