USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

Seksenler: Değişimin Başladığı Yıllar

20-09-2026

Nesrin Aykaç yazdı. 

Bazı yılların üzerindeki nostalji perdesi açıldığında kişiler birbirinden farklı görüntüler görürler. Seksenler de böyle bir dönem. Renkli televizyonlar, kasetçalarlar, dolmuşlarda çalan şarkılar, yeni tarz giyimler, yeni alışkanlıklar, hattâ yeni hayaller görmüştük o yıllarda. Bugün  seksenleri çoğu zaman bu görüntülerle hatırlıyoruz. 

Oysa seksenler sadece perdenin arkasında gördüklerimiz değildi, Türkiye'nin yaşam biçiminin, tüketim alışkanlıklarının, dünyaya bakışının ve insan ilişkilerinin değişmeye başladığı önemli bir eşikti. Bu değişimin siyasi zemininde 12 Eylül’ü, ağır postalların ezip geçtiği günleri yaşamış olan bir Türkiye, ekonomik ve toplumsal zemininde ise Özallı yıllar vardı. Siyasi yönünü, darbeleri, 24 Ocak kararlarını  yazmak akademisyenlere düşer, ben sosyal yönüyle ilgili yazıyorum.

Seksenlerde Türkiye yeni bir döneme giriyordu. Eski dünyanın alışkanlıkları henüz bütünüyle kaybolmamıştı ama yeni dünyanın işaretleri giderek daha görünür hale geliyordu. 

Yıllarca süren tek tip devlet adamı profili kalıplarının dışına çıkılmış, Amerikan tarzı yaşamı ile popüler kültürü besleyen, lüks yaşamı özendiren bir profile geçilmişti. Elinde purosu, yanında Semra hanımı ve Semra hanımın Papatyaları ile yeni tarz bir siyasi profile geçilmişti. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde Özal'ın lüks arabası içinde “Semra koy bir kaset dinleyelim” demesi haber olarak dikkatleri çekmişti. Değişim en tepeden başlayacaktı. Şatafat ve sosyete yaşamı özendirilecekti.

Belki de seksenlerin en önemli özelliği buydu: Eski ile yeni aynı evin içinde yaşamaya başlamıştı. 12 Eylül'ün ardından Türkiye'nin siyasi hayatında ağır bir sessizlik yaşandı. İnsanların siyasetle kurduğu ilişki değişti; birçok konuda konuşmak, tartışmak, hatta düşüncelerini açıkça ifade etmek kolay değildi. Fakat toplum hiçbir zaman tamamen susmadı. Sesini başka kanallardan duyurmaya başladı. Müzik konuştu, televizyon konuştu, mizah konuştu, futbol konuştu, moda konuştu. İnsanlar gündelik hayatları üzerinden kendilerini ifade etmeye başladılar. 

Buradaki çelişki ilginçtir. Bir tarafta siyasal anlamda sessizleşen apolitik bir toplum, diğer tarafta özel hayatında giderek daha görünür, daha talepkâr ve daha konuşkan hale gelen bir toplum vardı. 12 Eylül’de sendikaların, derneklerin, gençlik örgütlerinin ve siyasi partilerin kapatılmasıyla kolektif bilinç doğrudan hedef alındı. Binlerce insanın yargılanması, gözaltılar ve idamlar topluma ağır bir sindirme ve korku iklimi yaratmıştı.

İnsanlar belki eskisi kadar siyaset konuşmuyordu ama nasıl yaşamak istediklerini daha fazla konuşmaya başlamışlardı. Acaba bu bir uyanış mıydı? “Ben ne istiyorum?” sorusu yavaş yavaş “Biz ne istiyoruz?” sorusunun önüne geçiyordu. Bu değişim toplumsal hafızayı etkileyecek miydi?

Turgut Özal'la birlikte ekonomik hayatta başlayan değişim, kısa sürede gündelik yaşamın içine de sızdı. Amerikanlaşma dediğimiz değişim sırasında, Türkiye dış dünyaya daha fazla açılırken ithal ürünler, yeni markalar, farklı tüketim alışkanlıkları ve yeni bir yaşam tarzı fikri toplumun gündemine girdi. Burada Özal'ı bütün bu değişimin tek nedeni olarak görmek elbette doğru olmaz. Ancak Özal dönemi, Türkiye'nin zaten içinde bulunduğu dönüşümü hızlandıran ve ona yeni bir ekonomik ve toplumsal dil kazandıran bir dönemdi. O güne kadar “iyi yaşamak” daha çok sahip olunan temel imkânlarla ölçülürken, şimdi başka ölçüler ortaya çıkıyordu. Daha iyi bir otomobil, daha güzel bir ev, yeni bir televizyon, ithal bir ürün, farklı bir kıyafet, başka bir şehirde tatil...Tüketmek, giderek modernleşmenin göstergelerinden biri haline geliyordu.

Amerikan filmleri, diziler, müzik, moda, jeanler, spor ayakkabılar, fast-food kültürü ve reklamlardaki yaşam biçimleri... Amerika artık yalnızca haritada uzak bir ülke değildi. Televizyon ekranından evimizin içine giriyordu. Çocuklar ve gençler dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanların nasıl giyindiğini, nasıl eğlendiğini, nasıl evlerde oturduğunu görmeye başlamıştı. Daha önce çocuklar çoğunlukla kendi mahallelerini, büyüklerini, komşularını örnek alırken, artık ekranın gösterdiği dünya da bir rol model haline geliyordu.Dünya küçülüyor, fakat hayaller büyüyordu. 

Televizyon zaten vardı ama renkli televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte ekranın etkisi başka bir boyuta ulaştı. Televizyon, yalnızca eğlendiren bir araç olmaktan çıktı; insanların dünyayı algılama biçimini değiştiren bir pencereye dönüştü. Beyinler foşur foşur yıkanıyordu. Aynı dizileri izledik, aynı sanatçıları dinledik, aynı reklamlara baktık. Farklı şehirlerde yaşayan insanlar, giderek aynı şeyleri istemeye başladılar.  Bugün sosyal medyada gördüğümüz kusursuz hayatların çok daha ilkel biçimdeki örneklerini belki de ilk kez televizyon reklamlarında gördük.

Bir insanın dinlediği müzik, onun kimliğinin bir parçası haline geliyordu. Arabesk dinleyen başka, rock dinleyen başka, pop dinleyen başka bir dünya kuruyordu kendine. Köyden kente göçün önceki yıllarda başlayan etkileri seksenlerde şehirlerin çehresini daha da değiştirdi. Fakat bu göçü yalnızca bir yer değiştirme olarak değerlendirmek eksik olur. İnsanlar sadece köylerinden, kasabalarından ayrılıp şehirlere gelmiyorlardı. Başka bir hayatın peşinden gidiyorlardı. Çocuklarının daha iyi eğitim almasını, kendilerinin daha iyi işlerde çalışmasını, apartmanlarda oturmayı, sinemaya gitmeyi, mağazalardan alışveriş yapmayı, şehirli olmanın sunduğu imkânlardan yararlanmayı istiyorlardı. Yani göç, aynı zamanda bir hayat beklentisinin değişmesiydi.

Sonuç olarak seksenlere yalnızca nostalji gözlüğüyle bakmamamız gerekiyor. Çünkü her değişim beraberinde bir şeyler getirirken bazı şeyleri de götürür. Mahalle kültürü zayıflamaya, komşuluk ilişkileri değişmeye, ortak yaşam alanlarının anlamı dönüşmeye başladı. İnsanlar birbirlerine daha fazla seçenek sunan ama aynı zamanda birbirleriyle daha fazla rekabet ettiren bir dünyanın içine girdiler. Eskiden insanın sahip olmadığı şeyler çok fazla değildi; şimdi ise sahip olabileceği şeylerin sınırı sürekli genişliyordu. Dolayısıyla yoksunluk duygusunun yerini zamanla yetmeme duygusu almaya başladı. Belki bugün yaşadığımız tüketim toplumunun köklerinden biri de burada aranmalı.

Bugün geriye dönüp seksenlere baktığımızda yalnızca eski fotoğrafları, saç modellerini, kıyafetleri veya şarkıları görürsek dönemin asıl hikâyesini kaçırırız. Çünkü seksenler bitmedi. O yıllarda başlayan dışa açılma, tüketim kültürü, bireyselleşme, medya aracılığıyla ortaklaşan hayatlar, Amerikan kültürünün etkisi ve yeni bir modernlik anlayışı sonraki yıllarda daha da güçlendi.

Bugün elimizde akıllı telefonlar, sosyal medya ve sınırsız tüketim seçenekleri var. Fakat bunların zihinsel altyapısının bir bölümünü seksenlerde bulmak mümkün. Bu nedenle seksenlere ne yalnızca “Ne güzel yıllardı.” diyerek bakmak doğru, ne de “Her şey o zaman bozuldu.” diyerek. Seksenler ne sadece güzel bir geçmişti ne de bütün kötülüklerin başlangıcıydı. O yıllar, Türkiye'nin başka bir Türkiye'ye doğru yürümeye başladığı yıllardı.

Belki de seksenleri anlamak, geçmişi anlamaktan çok bugün neden böyle yaşadığımızı anlamaya yardımcı olur.