Bazı fotoğraflar vardır, uzun uzun anlatmaya gerek bırakmaz.
Bazen bir kare, sayfalar dolusu yazının anlatamadığını anlatır.
30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonunda işte böyle bir ana tanıklık ettim.
Resepsiyonun giriş kapısında iki isim karşılaştı.
Biri Mardin İl Müftüsü Dr. Enver Türkmen…
Diğeri Doğu Hıristiyanlığının önemli merkezlerinden Deyrulzafaran Manastırı’nın Ruhani Lideri Metropolit Saliba Özmen…
Önce tokalaştılar.
Sonra ayaküstü sohbet başladı.
Sohbet ilerledi, yüzler güldü.
Ve bir anda eller havaya kalktı.
“Çak!”
Ne önceden hazırlanmış bir görüntü vardı ne de objektiflere verilmiş bir poz.
Tamamen doğal…
Tamamen içten…
Tamamen Mardin!
Bize düşen ise o anda deklanşöre basmaktı.
Gazetecilik bazen tam da budur.
Doğru zamanda, doğru yerde olmak ve yaşanan o küçücük anın taşıdığı büyük anlamı görebilmek…
Çünkü o “çak” sadece iki din insanının ellerini birbirine vurması değildi.
Arkasında Mardin vardı.
Camilerin yanı başında yükselen kiliseler vardı.
Ezan sesine karışan çan sesleri vardı.
Yüzyıllardır aynı sokaktan geçen Müslümanlar, Süryaniler vardı.
Aynı çarşıda alışveriş yapan, aynı acıda üzülen, aynı sevinçte birbirini kutlayan insanlar vardı.
Resepsiyon salonuna girdik.
Samimiyet orada da devam etti.
Müftü Türkmen ile Metropolit Özmen yine sohbet ediyordu. Hemen yan masalarda Süryani cemaatinin temsilcileri vardı.
Kimse kimseyi yadırgamıyordu.
Çünkü Mardin için bu görüntü olağandı.
Belki Mardin'i Mardin yapan da tam olarak budur.
Dışarıdan bakanların büyük anlamlar yüklediği bazı görüntüler, bu şehirde günlük hayatın doğal akışıdır.
Burada önemli olan farklı olmak değil, farklılıklarla yan yana durabilmektir.
Üstelik bunu zorlamadan yapabilmektir.
O fotoğrafa bir kez daha bakıyorum.
Müftü ile Metropolit gülümsüyor ve ellerini birbirine vuruyor.
“Çak!”
Bana göre fotoğrafın altına uzun uzun bir şeyler yazmaya da gerek yok.
Tek cümle yeter:
Zorlama yok, poz yok; samimiyet var, iyi niyet var.
İşte Mardin de tam olarak budur.
