Bazen insan bir kurşunla ölmez…
Bir sözle yorulur.
Bir hayal kırıklığıyla tükenir.
Sessizce…
Kimse fark etmeden…
Şevval de öyle tükendi.
Henüz hayatının baharındaydı.
Hayalleri vardı.
Mutlu bir yuva kuracağına inanıyordu.
Sevdiği insanla uzun bir ömür yaşayacağını düşünüyordu.
Ama hayat, ona hiç beklemediği acılar yaşattı.
Yaşadığı ağır sarsıntılar, derin üzüntüler ve yıkılan umutlar, onu içten içe tüketti.
Önce ruhu yoruldu.
Sonra bedeni.
Ardından doktorlar o ağır teşhisi koydu.
Lenf kanseri…
Belki hastalığın adı buydu.
Ama insan bazen sadece bedeninde değil, ruhunda da hastalanıyor.
Çünkü bazı yaralar ne röntgende görünür…
Ne MR'da…
Ne de laboratuvar sonuçlarında…
Onlar yalnızca kalbin içinde kanar.
Hastane günlerinde elinden tutan kişi çocukluk arkadaşı Lorin oldu.
Bir gün Şevval, kısık bir sesle tek bir istekte bulundu.
"Gökyüzünü görmek istiyorum..."
Ne para istedi…
Ne makam…
Ne de başka bir şey…
Sadece gökyüzünü…
Lorin izin aldı.
Şevval'i hastanenin gökyüzünü gören bir köşesine çıkardı.
O gün gökyüzü bir başkaydı.
Biraz mavi…
Biraz kızıl…
Biraz umut…
Biraz hüzün…
Sanki bütün renkler, son kez ona veda etmek için bir araya gelmişti.
Şevval uzun uzun baktı.
Belki çocukluğunu gördü.
Belki yarım kalan hayallerini…
Belki hiç yaşayamadığı güzel günleri…
Belki de Allah'ın kendisine açtığı sonsuzluğu…
Ve sonra…
Sessizce…
Kimseyi incitmeden…
Kimseye yük olmadan…
Hayata gözlerini kapattı.
Lorin'in gözyaşları sel oldu.
Çünkü bazen bir hastayı değil…
Bir ömrü kaybedersiniz.
O gün bir kez daha anladım…
İnsan bu dünyadan ayrılmadan önce son kez gökyüzüne bakmak istiyor.
Belki de gökyüzü, gideceğimiz yerin ilk penceresidir.
Şevval gitti…
Geride ise hepimize ağır bir soru bıraktı.
İnsanları gerçekten hastalıklar mı öldürüyor?
Yoksa hayatın yükü, kırılan umutlar ve yürekte taşınan görünmez acılar mı insanın ömrünü sessizce tüketiyor?
