Taşın Altındaki Hafıza: Bir Şehrin Ticarileşmesi ve Sosyolojik Yitirilişi Üzerine;
Modern sosyoloji, mekânın yalnızca fiziki sınırlardan ibaret olmadığını; aksine insan belleğini, toplumsal aidiyeti ve kültürel sürekliliği üreten canlı bir organizma olduğunu söyler. Gözünüzü Mezopotamya’nın ovaya bakan sarı kalker terasına, Mardin’e çevirdiğinizde karşınıza çıkan tablo, tam da bu sosyolojik hafızanın mekânsal dönüşümüdür.
Ancak bugün Mardin’e baktığımızda, karşımızda duran gerçeklik eskisi gibi sadece sabrın ve sükûnetin kalesi değil; hız kapitalizminin ve turizm endüstrisinin öğütmekte olduğu, kimlik erozyonuna uğramış bir "nostalji pazarıdır."
Mekânın Dönüşümü ve Ticaretin Gölgesinde Kalan Toplumsal Doku
Yüzyıllardır abbaraların serin karanlığından süzülen o ağırbaşlı sessizlik, şimdilerde turizmin neon ışıkları, otopark kavgaları ve hızla üretilen "tüketilebilir yerellik" algısıyla gölgeleniyor. Taş evler birer birer butik otellere, lüks kafelere ve hediyelik eşya dükkânlarına evrilirken; o mekânların kurucu unsuru olan mahremiyet ve komşuluk ilişkileri "müşteri memnuniyeti" kavramına kurban edildi. Sokaklar artık sadece keski sesleriyle değil, anlık sosyal medya paylaşımları için birbirini ezen kitlelerin gürültüsüyle çınlıyor.
Oysa hafızamızı mikro-sosyolojik bir perspektifle biraz geriye sardığımızda, bu taş duvarların ardında bambaşka bir toplumsal ritüel ağı görülürdü. İkindi vakti serinleyen evlerin avlularında komşuların duvardan duvara, avludan avluya uzanan o mahrem ve sıcak sohbetleri çınlardı. Evlerden yükselen taş plakların sesleri --bazen yürek dağlayan bir hüzün, bazen iç açan bir sevinç narası— dar sokaklara taşar, oradan geçenleri bile olduğu yerde mıhlar, o anın büyüsünü yaşatırdı. Su mahrumiyetinin ve ortak yaşamın merkezi olan çeşme başında edilen iki laf, mahallenin görünmeyen mukavelelerini tescil ederdi.
Tarih kokan Temmo Kahvesi’nde, dumanaltı masalarda piniker oynayan yaşlıların zihinsel keskinliği, şehrin yavaş akan zamanının en sadık kronometresiydi. Petek Pastanesi’nin kuytularında göz göze gelen, dış dünyanın baskısından kaçıp gizlice buluşan aşıkların heyecanı bu şehrin romantik tarihini oluştururdu. Cami revaklarında günün yorgunluğunu sırtlayan insanların ayaküstü felsefi kelamları, modern bireyin o korkunç yalnızlığına inat kolektif bir dayanışmanın resmîydi.
Eşyaların Tüketilişi ve Emeğin Görünmezliği
Bu kadim coğrafyanın mimari ihtişamı, sadece taşın sükûnetiyle değil, evlerin içindeki o mahzun eşyaların ruhuyla ve insan emeğinin en ağır teriyle örülmüştü.
Eskiden o taş konaklarda sedef kalkanlı aynalar, nesiller boyu aktarılan el dokuması kilimler, telkâri işli gümüş tepsiler ve duvardan duvara kök boyalı heybeler bulunur; her bir eşya bir vefa belgesi gibi yaşardı. Şimdi ise o ömürlük eşyalar yerini turistik dükkânlarda sergilenen ucuz süs eşyalarına, "kullan-at" plastiklere bıraktı.
Ve arabanın girmediği bu merdivenli yokuşlarda, sırtına yüklediği o devasa sedirleri, antika dolapları, koca koca ev eşyalarını "Ya Allah!" nidalarıyla taşıyan hamalların omuzlarındaki nefes sesleri, bu şehrin asıl sosyolojik temeliydi. O adımlar, ovaya bakan terasların ne kadar büyük bir kolektif iradeyle ve insan emeğiyle ayakta durduğunun kanıtıydı.
Şimdi ise ne o mahalle arası avlu sohbetleri kaldı, ne çeşme başındaki telve tadındaki muhabbetler, ne Temmo'da piniker şakırtıları, ne Petek'in gizli sevdaları, ne cami revaklarındaki felsefe, ne taş plakların o rüzgâra karışan buğulu sesleri, ne de sırtındaki yükü kutsal bir aidiyetle taşıyan hamalların o asil nidası. Her şey inceltildi, metalaştırıldı ve turistik bir dekorun konforuna indirgendi. Hız tutkusu ve kâr hırsı, Mardin’erinin o zamansız ruhunu kirletti.
