Türkiye bugün yeniden barışı konuşuyor. Yılların acısını geride bırakmak, Türk ile Kürdün aynı geleceğe yeniden güvenle bakmasını sağlamak için önemli bir eşikten geçiyoruz. Fakat tam da böyle bir dönemde Zonguldak’tan gelen görüntüler, hepimize çok daha zor bir soruyu sorduruyor:
Barış neden henüz sokağa inmedi?
Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine fındık toplamak için giden 70’i aşkın mevsimlik işçi ve aileleri iki ayrı saldırıya maruz kaldı. Aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu işçilerin taşlı saldırılara uğradığı, olayla ilgili adli sürecin başlatıldığı bildirildi.
Elbette her toplumsal olayın kendi şartları vardır. Nitekim ilk tartışmanın çeşme çevresindeki bir anlaşmazlıktan çıktığına ilişkin haberler de bulunmaktadır. Ancak tartışmanın nasıl başladığından bağımsız olarak, kadın ve çocukların bulunduğu bir işçi grubunun topluca hedef alınması ve saldırıya uğraması kabul edilemez.
Çünkü mesele artık yalnızca bir köyde yaşanan tartışma değildir.
Asıl mesele, yıllardır bazı siyasi ve toplumsal çevrelerin Kürt kimliği üzerinden ürettiği dışlayıcı dilin toplumdaki karşılığıdır. Daha da vahimi bunu siyasi parti söylemi olarak sunabilmesidir. Kürt düşmanlığını bu şekil siyasal bir söylem, siyasi mobilizasyon aracı veya kimlik siyaseti haline getiren her yaklaşım, sonunda kendisini Zonguldak’ta olduğu gibi sandıkta değil; sokakta, taşta, hakarette ve ötekileştirmede gösterir.
Zonguldak, işte bu kötü sonucun kendisini ifşa ettiği yerlerden biri olmuştur.
Fakat burada yalnızca Zonguldak’a bakmak büyük bir haksızlık olur. Çünkü Türkiye’nin başka bir yerinde, Diyarbakır Ergani’de bambaşka bir Türkiye gördük.
Yozgat’tan Diyarbakır’a çalışmaya gelen Fikret Bolat’ın biçerdöveri yanınca, Ergani’deki köylüler onun nereli olduğunu sorgulamadı. Adamın gözyaşını gördüler. İmece usulüyle 800 bin lirayı aşkın yardım topladılar.
İşte Türkiye'nin gerçek hikâyesi budur.
Barış sürecinin en büyük sınavı da tam burada başlıyor.
Ankara’da barış konuşup Zonguldak’ta nefret diline sessiz kalırsak, barış yalnızca siyasetin koridorlarında kalır. Meclis’te kardeşlikten söz edip sosyal medyada Kürt düşmanlığını körükleyenlere müsamaha gösterirsek, toplumda bunun karşılığı çok ağır olur.
Devletin görevi yalnızca olay çıktıktan sonra müdahale etmek değildir. Devlet, kim olursa olsun vatandaşının canını, onurunu ve hukukunu korumakla yükümlüdür.
Bir Kürt işçiye saldırıldığında gösterilen refleks ile bir Türk işçiye saldırıldığında gösterilecek refleks arasında en küçük bir fark olmamalıdır.
Çünkü adaletin etnik kimliği yoktur.
Eğer bugün Kürde yapılan haksızlığa sessiz kalırsak, yarın başkasına yapılan haksızlığın önünü açmış oluruz.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni düşmanlar değil, yeni bir kardeşlik dilidir.
Diyarbakır bize merhametin mümkün olduğunu, Zonguldak ise nefretin nelere dönüşebileceğini gösterdi.
Şimdi tercih bizim. Çocukların korkuyla birbirine sarıldığı bir Türkiye mi?
Yoksa Yozgatlı bir işçinin yanan ekmek teknesi için Diyarbakırlıların el ele verdiği bir Türkiye mi?
Barışın gerçek anlamı, bu soruya vereceğimiz cevapta saklı. Çünkü barış yalnızca siyasilerin kürsülerde kurduğu cümlelerle değil; o cümlelerin sokağa, eve, tarlaya ve insanın vicdanına yansıdığı gün gerçek olacaktır. Siyaset, nefretin peşinden sürüklenmek yerine topluma kardeşliği öğretmek zorundadır. Ayrıştırıcı dili kullananlara sessiz kalmak, bazen o dili kullanmak kadar tehlikelidir.
Çünkü barışın yolu Ankara’dan başlayıp Zonguldak’ta bitmez; barış, Zonguldak’ın sokağına kadar ulaşmadıkça tamamlanmış sayılmaz.
Barışa en büyük katkıyı bazen bir siyasetçi değil, ötekinin acısını kendi acısı bilen sıradan bir insan yapar.
