Bir toplumun en büyük yoksulluğu yalnızca ekonomik değildir; bazen en ağır yoksulluk, insanların hayattan beklentilerini kaybetmesidir. Bugün modern yaşamın görünmeyen en büyük krizlerinden biri de budur. İnsanlar artık yalnızca geçinmeye çalışıyor; yaşamayı ise sürekli erteliyor.
Ekonomik belirsizlikler, artan hayat pahalılığı ve yoğun çalışma temposu milyonlarca insanı sosyal hayattan sessizce uzaklaştırıyor. Eskiden tiyatroya gitmek, dostlarla buluşmak, kısa bir seyahat planlamak ya da yeni bir hobi edinmek hayatın doğal parçalarıydı. Bugün ise birçok kişi için bunlar ulaşılması zor hedefler değil, zihinden tamamen silinmiş beklentiler hâline geldi. Daha da düşündürücü olanı, bu durumun artık sorgulanmıyor olmasıdır.
Hayat mücadelesi öylesine ağırlaştı ki insanlar sosyal yaşamdan uzak kalmayı geçici bir sorun değil, yaşamın kaçınılmaz gerçeği olarak kabul etmeye başladı. İşte asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü insan, yalnızlığa değil; yalnızlığı normal görmeye alışıyor.
Bu tablo özellikle devlet memurlarında daha belirgin hissediliyor. Toplumun gözünde memuriyet hâlâ düzenli ve güvenli bir meslek olarak görülse de, gerçekte birçok kamu çalışanı ev ile iş arasında sıkışmış, tekdüze bir hayatın içinde yaşamını sürdürüyor. Artan yaşam maliyetleri ve ekonomik kaygılar, sosyal faaliyetleri ihtiyaç olmaktan çıkarıp lüks kategorisine itiyor. Zamanla insanlar, gitmedikleri konserleri, okuyamadıkları kitapları ya da katılamadıkları etkinlikleri özlemeyi bile bırakıyor. Çünkü beklentiler sessizce sıfırlanıyor.
Bu sessiz dönüşümün en ağır yükünü ise sağlık çalışanları taşıyor.
Doktorlar, hemşireler, ebeler, paramedikler ve diğer sağlık çalışanları; uzun nöbetler, fazla mesailer ve vardiyalı çalışma düzeni içerisinde hayatlarını hastane koridorlarında geçiriyor. Bayramlarda görevde, hafta sonlarında nöbette, geceleri ise hastanenin her alanında yaşam mücadelesinin en ön saflarında yer alıyorlar. Toplumun sağlığını korumaya çalışırken çoğu zaman kendi sosyal yaşamlarından vazgeçmek zorunda kalıyorlar.
Bir süre sonra yaşanan kayıp yalnızca zamandan ibaret olmuyor. İnsanlar sosyal etkinliklere katılamadıkları için üzülmeyi de bırakıyor. Davetlere "Müsait değilim." demek alışkanlık hâline geliyor; ardından davet beklememek, sonra da davet istememek... Böylece sosyal hayata duyulan ihtiyaç değil, sosyal hayattan beklenti yok oluyor.
Oysa insan sadece çalışan bir varlık değildir. Dinlenmeye, paylaşmaya, üretmeye, sanatla buluşmaya ve kendini ait hissedeceği sosyal bağlara da ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında yalnız bireyler değil, kurumsal aidiyet, çalışma motivasyonu ve toplumsal dayanışma da zayıflar.
Bu nedenle çözüm, insanlara daha fazla "sosyalleşin" tavsiyesi vermek değildir. Çözüm; insanların mevcut yaşam koşullarını anlayan yeni bir sosyal anlayış geliştirmektir. Özellikle sağlık çalışanlarının vardiya sistemine uygun etkinlikler, meslek içi dayanışma ağları, aileyi de kapsayan organizasyonlar ve çalışanların gerçekten katılabileceği sosyal modeller oluşturulmalıdır. İnsanları sosyal hayata uydurmaya çalışmak yerine, sosyal hayat onların gerçeklerine uyum sağlamalıdır.
Çünkü mesele insanların değişmesi değil, hayatın onlarla birlikte değişebilmesidir.
Unutmayalım; beklentileri tükenmiş bireylerden umut dolu bir toplum inşa edilemez. Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ekonomik büyüklüğüyle değil, insanlarının ne kadar yaşayabildiği, üretebildiği, dinlenebildiği ve geleceğe umutla bakabildiğiyle ölçülür.
Bugün asıl tehlike, insanların sosyal hayattan uzak kalması değil; bunu hayatın değişmez bir gerçeği olarak kabullenip hayattan beklentilerini kaybetmesidir. Çünkü beklentilerini kaybeden birey, zamanla hayallerini de kaybeder; hayallerini kaybeden toplum ise geleceğini kaybetmeye başlar.
Bu nedenle artık insanlardan daha fazla fedakârlık beklemek yerine, onların yeniden yaşayabilecekleri bir hayat inşa etmenin yollarını aramalıyız. Çalışmak elbette hayatın bir parçasıdır; ancak insan, yalnızca çalışmak için değil, yaşamak için de vardır.
