28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş, bugün birinci ayını doldurdu. Başlangıçta “sınırlı ve kısa süreli bir operasyon” olarak sunulan süreç, artık Buşehr Nükleer Santrali’ne düşen füzelerden Hürmüz Boğazı’nın fiilen kilitlenmesine kadar uzanan çok katmanlı bir krize dönüşmüş durumda. Peki, bir ayın sonunda karşımıza çıkan tablo ne söylüyor? Bu savaşın kazananı kim, kaybedeni kim?
İsrail: Üstün Teknoloji, Eksik Sonuç
İsrail’in bu savaştaki temel hedefi açıktı: İran’ın nükleer ve askeri kapasitesini felç etmek, mümkünse bu baskıyı içeride bir rejim çözülmesine dönüştürerek rejimi devirmek. Ancak sahadaki gerçeklik, bu hedeflerin beklenenden çok daha uzak olduğunu gösterdi. Iron Domeve Arrow hava savunma sistemleri binlerce füzeyi İsrail semalarında etkisiz hale getirerek ciddi bir savunma başarısı ortaya koydu. Fakat savaş sadece savunmayla kazanılmaz. İsrail şehirleri haftalardır sirenler ve hava savunma sistemlerini aşan hipersonik füzelerin tahribatı altında yaşıyor, ekonomik ve psikolojik baskı giderek artıyor. “Hızlı ve kesin zafer” doktrini, İran’ın “yıprat ve sürdür” stratejisine çarpmış durumda. Bu tablo, İsrail açısından açık bir stratejik hesap hatasına ve savaşanın kazananı olmadığına işaret ediyor.
İran: Yıkılmayan Rejim, Genişleyen Etki
İran cephesinde ise beklenenin aksine bir çöküş değil, bir konsolidasyon gözleniyor. Ağır bombardıman ve ekonomik baskıya rağmen rejim ayakta kalmayı başardı. Dahası, “direniş” söylemi üzerinden iç kamuoyunda bir kenetlenme sağlandı. Ancak İran’ın asıl hamlesi askeri değil, jeopolitik gücü oldu. Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidi ve fiili müdahalelerle günlük petrol akışını dramatik biçimde düşürmesi, küresel sistemi doğrudan etkileyen bir güç gösterisine dönüştü. İran belki sahada ağır bedeller ödüyor, ancak masayı devirebilecek kapasiteye sahip olduğunu tüm dünyaya göstermiş olması açısından önemli.
ABD: Güç Gösterisi mi, Kontrol Kaybı mı?
Washington için bu savaş, bir fırsat ile risk arasında sıkışmış durumda. Yükselen petrol fiyatları Amerikan enerji şirketlerine kısa vadede kazanç sağlasa da, küresel enflasyonun tetiklenmesi ve tedarik zincirlerinin bozulması ABD ekonomisini de zorluyor. Bölgeye yapılan askeri yığınak, ABD’nin caydırıcılığını göstermekten çok, giderek derinleşen bir krizin içine çekildiğini düşündürüyor. ABD bu süreçte oyunu kuran değil, giderek büyüyen bir yangını kontrol etmeye çalışan aktör görüntüsü veriyor. Bu durum yenilmez, durdurulamaz, istediği herşeyi yapabilir denen ABD algısının yıkılmasına sebebiyet verdi.
Ekonomik Cephe: Savaşın Sessiz Kazananları
Savaşın en net kazananı ise ne devletler ne de ordular. Altın, belirsizliğin klasik sığınağı olarak tarihi zirvelere tırmanırken, petrol fiyatları Hürmüz’deki her gerilimde yeni eşikler zorluyor. Savunma sanayii devleri siparişlere yetişemezken, küresel finans çevreleri dalgalanmalardan kazanç sağlıyor. Kaybeden ise her zamanki gibi sıradan insanlar: artan enerji fiyatları, yükselen enflasyon ve belirsiz bir gelecek.
Sonuç: Kazananı Olmayan Bir Savaş
Bir ayın sonunda ortaya çıkan bilanço ağır: binlerce can kaybı, kırılgan hale gelen küresel ekonomi ve büyüyen bir bölgesel istikrarsızlık. Eğer “kazanan” ayakta kalmaksa, İran bu sınavı şimdilik veriyor. Eğer “kazanan” yıkılmamaksa, İsrail savunma kapasitesiyle direniyor. Ancak eğer ölçü huzur, istikrar ve güvenlikse, bu savaşın kazananı yok.
Hürmüz Boğazı kapalı kaldığı sürece bu kriz sadece bölgeyi değil, Çin’den ABD’ye kadar tüm dünyayı etkilemeye devam edecek. Önümüzdeki üç ay, bu düğümün diplomasiyle mi çözüleceğini yoksa daha büyük bir patlamaya evirilerek bölgesel ölçekli kara savaşlarının yaşanacağı daha büyük ve karmaşık bir savaşa mı döneceği belirleyecek. Ve belki de asıl soru şu olacak: Bu savaşı kim kazandı değil, bu savaşı kim bitirdi?
