Dün gece itibarıyla Orta Doğu, bildiğimiz anlamda tarihin tozlu sayfalarına gömüldü. ABD ve İsrail’in "Değişim Operasyonu" adını verdiği hava harekâtı, sadece askeri hedefleri değil, İran İslam Cumhuriyeti’nin yarım asırlık yönetim sütunlarını da yerle bir etti. Dini Lider Ali Hamaney dahil olmak üzere üst kademenin neredeyse tamamının etkisiz hale getirilmesi, sadece bir suikast silsilesi değil; küresel fay hatlarının en sert şekilde kırılmasıdır.
Sokaklardaki Çatlak ve "Afganistanlaşma" Riski
Şu an Tahran ve Meşhed sokakları tam bir barut fıçısı. Bir yanda yılların birikmiş öfkesiyle meydanlara dökülen rejim karşıtları, diğer yanda ise ideolojik kalelerini kaybetmenin şokuyla silahlanan rejim yandaşları karşı karşıya. Devlet otoritesinin ani çöküşü, İran’ı Suriye veya Libya benzeri bir iç savaş sarmalına sürükleyebilir. Üstelik Afganistan’daki Taliban yönetiminin, beklenmedik bir çıkışla İran’ın yanında yer aldığını ve her türlü desteğe hazır olduğunu ilan etmesi, çatışmanın mezhepsel ve etnik hatlarda hızla genişleyeceğinin işaretidir. Bu durum, radikal unsurların bölge genelinde kontrolsüzce birleşme potansiyelini korkutucu bir boyuta taşıyor.
Küresel Bloklaşma: BM’de Diplomasi Tabutu
Uluslararası arenada taşlar yerinden oynamakla kalmadı, birbirine çarparak kıvılcım saçmaya başladı. Rusya ve Çin’in BM nezdindeki ortak tavrı, Washington-Tel Aviv hattına çekilen en sert diplomatik settir. Moskova ve Pekin, bir devlet liderinin başka devletler tarafından doğrudan hedef alınmasını "uluslararası hukukun tabutuna çakılan son çivi" olarak nitelendiriyor. Bugün bir ülkenin lider kadrosu bu denli fütursuzca hedef alınabiliyorsa, yarın başka bir başkentin aynı riskle karşılaşmayacağını kim garanti edebilir? Bu tepki, Avrasya bloğunun askeri ve siyasi bir kenetlenme içine gireceğinin, çok kutuplu dünya düzeninin en sert sınavını vereceğinin ilanıdır.
Türkiye: Ateş Çemberindeki Denge Arayışı
Bu devasa jeopolitik depremin merkez üssünde olmasa da, artçı şoklarını en şiddetli hissedecek aktör kuşkusuz Türkiye’dir. Ankara, sınır komşusunda yaşanan bu otorite boşluğu karşısında iki ucu keskin bir bıçak üzerinde yürümek zorunda kalacak. Bir yandan NATO müttefikleriyle olan bağları, diğer yandan bölgedeki istikrarsızlığın tetikleyeceği devasa göç dalgaları ve sınır güvenliği endişesi... Türkiye’nin bu noktada, hem Batı ile köprüleri atmadan hem de Avrasya bloğunun sertleşen tutumunu dengeleyerek bölgede "istikrar adası" rolünü üstlenmeye çalışacaktır.
Sonuç: Bilinmeze Açılan Kapı
Liderlerin öldürüldüğü, sokakların kutuplaştığı ve büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya geldiği bu yeni evrede, kazananı silahlar değil, bu büyük kaosu yönetme kabiliyeti belirleyecektir. Eğer diplomasi kanalları hızla devreye girmezse, bu ateş yalnızca İran’ı değil, küresel enerji krizlerinden yeni göç dalgalarına kadar tüm dünyayı yakacak bir kıvılcıma dönüşebilir. Kesin olan bir şey var: 28 Şubat 2026’tan sonra Orta Doğu’da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
