Gece yarısı bir hastane koridorunda, nöbetinin son saatlerinde ayakta durmaya çalışan bir hemşire düşünün. Bir yanda acil servisin bitmek bilmeyen temposu ve hastaların çığlıkları, diğer yanda eve döndüğünde karşılaşacağı ikinci bir mesai: biriken faturalar, eriyen maaşlar ve çocuğunun okul masrafları...
Telefon ekranındaki sosyal medya akışında arkadaşlarının tatil fotoğraflarına bakarken, en son ne zaman arkasına yaslanıp bir kahve içtiğini ya da sinemaya gittiğini hatırlayamıyor bile.
Bu sahne, sadece tek bir çalışanın değil; doktorundan hemşiresine, acil tıp teknisyeninden destek personeline kadar milyonlarca sağlık neferinin ortak bir yaşam hikâyesine dönüşmüş durumdadır. Pandemi döneminde balkonlardan alkışlanan, afişlere basılan, "kahraman" ilan edilen bu insanlar; alkışlar sustuğunda ve afişler indirildiğinde ne yazık ki derin bir yalnızlıkla baş başa bırakıldı. Bugün bir sağlık çalışanı olmak, yalnızca bedenen değil, ruhen de tükenmek anlamına geliyor.
Üç kişinin üstlenmesi gereken nöbeti tek başına sırtlayan, tükenmişlik sendromunu mesleğin "fıtratından" saymak zorunda kalan bu kitle, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmekten fersah fersah uzaklaştırıldı. Sürekli artan hasta sayısı, personel eksikliği ve derinleşen ekonomik kriz, çalışma koşullarını katlanılamaz hale getirdi. Ancak sorun sadece ekonomik darboğaz değil; bu insanları bir "hizmet birimi" olarak gören liyakatten uzak anlayıştır. Bir insanın yalnızca işe gidip gelmesi ve uyuması, insanca yaşadığı anlamına gelmez. Sosyal yaşamın, kültürel aktivitelerin, aileye ayrılan zamanın tamamen yok edildiği bir düzende, sağlığı koruyanların kendi sağlıkları heder edilmektedir.
Peki, bu feryadı kim duyuyor? Hak aramanın ve sahadaki ses olmanın simgesi olması gereken sendikalar ve mevcut meslek örgütleri neredeler? Sahaya inildiğinde görünen acı gerçek şudur: Sağlık çalışanının günlük hayatına dokunan, derdini anlayıp çözüm üreten bir irade kalmamıştır. Birçoğu kişisel ikballerin, siyasi pazarlıkların ya da bürokratik masaların arkasına sığınmış durumdadır. Masaya oturulduğunda eriyen hakları ve ağırlaşan yükü görmezden gelen bu yapılar, sahadaki yangını sadece uzaktan izliyor. Sağlık çalışanı kendini derin bir sahipsizlik cenderesinin içinde hissediyor.
Oysa insanoğlunun doğumundan ölümüne kadar hayatın tüm safhalarında, her anında yanı başında duran bu sahipsiz beyaz pelerinlilerin de artık bir sese, bir nefese ihtiyacı var.
Unutulmamalıdır ki; tükenmiş bir kadroyla sürdürülebilir bir sağlık sistemi kurulamaz. Sağlıklı bir toplum, ancak o hizmeti sunan insanların hakları, psikolojileri ve sosyal yaşamları korunduğunda mümkündür.
Fakat bu karanlık tablo sonsuza kadar böyle sürmeyecek. Sağlık kurumlarında kulağımıza gelen fısıltılar, hastane koridorlarındaki o derin sahipsizlik duygusunun artık sonuna yaklaşıldığını gösteriyor. Duyduğumuz kadarıyla, mevcut yapıların oluşturduğu bu devasa boşluğu dolduracak, masada değil sahada çalışacak, siyasi ikballerin ötesinde doğrudan sağlık çalışanının sosyal, hukuki ve insani yaşamını merkeze alacak bağımsız bir sivil toplum hareketinin hazırlıkları tamamlanmak üzere.
Alkışlarla geçiştirilen değil, gerçek bir dayanışmayla omuz verilecek bu yeni dönemin habercisi, beyaz önlüklerin altındaki o kırgın yüreklere yeniden umut olacak gibi görünüyor. Sesini duyuramayanların sesi olmaya, sahipsiz bırakılanlara sahip çıkmaya gelen bu yeni soluğun kokusu çok yakında tüm sahayı saracak. Çünkü beyaz önlüğün gölgesinde kaybolan hayatlar artık yalnız olmadığını anladığı gün, değişim kaçınılmaz olacaktır.
