Sivas'a gittim...
Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu'nun 31. Başkanlar Kurulu Toplantısı için...
Üç gün boyunca toplantılar yaptık.
Gazeteciliği konuştuk. Basın Meslek Yasası'nı tartıştık.
Mesleğin geleceğini konuştuk. Yapay zekâyı konuştuk.
Yerel basının ayakta kalma mücadelesini konuştuk.
Ama ben, Sivas'tan yalnızca toplantı notlarıyla dönmedim.
Bu şehir bana yine tarihini anlattı...
Bir akşam...
Sahneye Aşık Veysel'in torunları çıktı.
Bağlamanın ilk teli titredi.
Sonra o ölümsüz türkü yükseldi...
"Uzun İnce Bir Yoldayım.."
Türkü salona yayıldıkça ben yıllar öncesine gittim.
Bir dağın başına...
Sislerin arasına...
Düşen bir helikoptere...
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu geldi aklıma.
Ve meslektaşımız İsmail Güneş...
O gazeteci...
Son nefesine kadar görevini yapan gazeteci...
Yaralı haliyle yaptığı o yardım çağrıları kulaklarımda yeniden yankılandı.
"Sesimi duyan var mı?.."
"Üşüyoruz..."
"Kan kaybediyoruz..."
O çağrıları Türkiye duydu.
Ama nedense ulaşması gerekenler duymadı...
Sonra...
Günlerce bulunamayan enkaz...
Kaybolduğu söylenen parçalar...
Söküldüğü iddia edilen kara kutu...
Cevabı hâlâ verilemeyen onlarca soru...
Türkü devam ediyordu.
Ben ise geçmişin acıları arasında dolaşıyordum.
Ertesi gün Sivas sokaklarındaydım.
Cumhuriyet'in temellerinin atıldığı Kongre Binası'nın önünde durdum.
Mustafa Kemal Atatürk'ün ve silah arkadaşlarının o zor günlerde aldığı tarihi kararları düşündüm.
Bugün üzerinde özgürce yürüdüğümüz bu toprakların hangi fedakârlıklarla vatan yapıldığını düşündüm.
Sonra Sivas Kalesi...
Asırlardır dimdik ayakta...
Camiler...
Medreseler...
Tarihi hamamlar...
Yüzyıllardır zamana meydan okuyor.
Taşlar konuşsa, kim bilir neler anlatırdı...
Derken yolum Madımak'ın önünden geçti.
Bir anda içim ürperdi.
Gözüm duvarlara takıldı.
Sonra kulaklarım...
Sanki yıllar öncesinden gelen çığlıkları duydu.
2 Temmuz 1993...
Alevler...
Duman...
Çaresizlik...
İçeride mahsur kalan insanlar...
Otuz üç aydın...
İki otel çalışanı...
Bir de dışarıda hayatını kaybeden iki vatandaş...
Toplam 37 can...
İnsan, o binanın önünde durunca konuşamıyor.
Sadece düşünüyor...
Bir daha böyle acılar yaşanmasın diye...
Sonra başka bir Sivas çıktı karşıma.
Misafirperver Sivas...
Valisiyle...
Belediye Başkanıyla...
Ticaret ve Sanayi Odası Başkanıyla...
Sivas 4 Eylül Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Muhittin Karahan ve yönetimiyle...
Yaklaşık 130 gazeteciyi üç gün boyunca evlerinde ağırlarmış gibi ağırladılar.
Bir şehrin büyüklüğü yalnızca meydanlarıyla ölçülmez.
İnsanının gönlüyle ölçülür.
Sivas'ın gönlü gerçekten büyükmüş.
Bunu yaşayarak gördüm.
Toplantı salonunda ise gazeteciliğin geleceğini konuştuk.
Basın Meslek Yasası'nı...
Gazetecilerin haklarını...
Basın kartını...
Yerel medyanın yaşadığı ekonomik darboğazı...
Dijital dönüşümü...
Yapay zekânın haberciliğe etkisini...
Kimi zaman farklı düşündük.
Kimi zaman aynı cümlede buluştuk.
Çünkü gazetecilik, tek seslilik değil; ortak aklı oluşturabilme sanatıdır.
Ben de Güneydoğu Anadolu Gazeteciler Federasyonu adına söz aldım.
Bir düşüncemi paylaştım.
Basın Meslek Yasası hazırlanıyorsa, bu yasa yalnızca meslek örgütlerinin değil; iletişim fakültelerinin, akademisyenlerin, hukukçuların ve sektörün bütün paydaşlarının katkısıyla şekillenmelidir. Çünkü güçlü yasalar, ortak akılla yazılır.
İnanıyorum ki bu anlayış, hazırlanacak yasanın hem daha kapsayıcı hem de daha kalıcı olmasını sağlayacaktır.
Sivas'tan ayrılırken bavulum eskisinden biraz daha ağırdı.
İçinde kıyafetlerden çok anılar vardı.
Aşık Veysel'in sazı...
İsmail Güneş'in yarım kalan yardım çağrısı...
Madımak'ın sönmeyen ateşi...
Cumhuriyet'in ilk adımları...
Ve gazeteciliğin geleceğine dair umutlar...
Hayat bazen size bir şehir göstermez.
Bir ülkenin hafızasını gösterir.
Sivas da bana bir kez daha bunu hatırlattı.
Çünkü bazı şehirler sadece gezilmez...
Yaşanır, hissedilir ve ömür boyu unutulmaz.
