Amaç şehrin görünürlüğünü arttırmak değil, kent belleğinin silinmeyeceği, halkların çok kültürlülüğü desteklediği, kent paydaşlarının katıldığı bir festival ile sürdürülebilir kent olma yoluna gidilmesidir.
Mardin, yüzyıllardır çok dilli, çok inançlı ve çok kültürlü yapısıyla Mezopotamya’nın kalbinde yaşayan bir şehir. Her taşında, her sokak kıvrımında geçmişin sesi yankılanır. Bu kadim dokunun içinde, 2025 yılında ilk kez düzenlenen Mardin Kültür Yolu Festivali, hem heyecan hem de tartışma yarattı.
Resmî söylemde festival, “sanatın halkla buluştuğu, kültürün sınırları aştığı” bir etkinlik olarak sunuluyor. Ancak mesele yalnızca kültürün sergilenmesi değil, kimin kültürünün, kimin bakış açısıyla temsil edildiği sorusudur. Ulusal popüler kültürün sunumu mu yoksa yerel kültürlerin tanıtımı mı önemlidir?
Festival boyunca Mardin’in merkezinde farklı mekânlarda konserler, sergiler, tiyatrolar, söyleşiler düzenlendi. Kentte hareketlilik arttı, sokaklar renk kazandı. Ama birçok Mardinli için bu renklerin tonu biraz yabancıydı. Çünkü yerel halk, çoğu zaman bu sürecin seyircisi, nadiren de öznesi olabildi.
Kültürel bir etkinliğin gerçekten “yerel” olabilmesi için sadece o topraklarda yapılması yetmez; o toprakların sesiyle, diliyle, hafızasıyla konuşması gerekir. Festivalin programına bakıldığında, Mardinli sanatçıların ve zanaatkârların görünürlüğü sınırlıydı. Yani “katılım” çoğu zaman sadece izleme düzeyinde kaldı.
Bu durum, kültürün ticarileştiği, kentin bir “marka şehir”e dönüştüğü yeni bir dönemi işaret ediyor. Kültür artık yalnızca yaşanan bir değer değil, aynı zamanda pazarlanan bir imaj haline geliyor. Taş evler, dar sokaklar, ezan ve çan sesinin bir arada yankılandığı atmosfer... Hepsi birer turizm kataloğunun parçasına dönüşme riski taşıyor.
Elbette kültürün tanıtılması, görünür kılınması değerlidir. Ancak tanıtım, temsilin önüne geçtiğinde; yerel kimlik bir dekor, halk ise bir seyir nesnesi haline gelir. Mardin’in büyüsü, dışarıdan bakıldığında görülen taş mimaride değil, içeriden yaşanan çok sesli insan hikâyelerinde saklıdır.
Festivalin mekânsal dağılımına bakıldığında, etkinliklerin çoğunun merkezde toplandığı görülüyor. Oysa Mardin’in ruhu yalnızca merkezde değil; Savur’un rüzgârında, Midyat’ın ustalarının ellerinde, Kızıltepe’nin pazar yerlerinde de yaşar. Kırsalın ve alt bölgelerin kültürel üretimleri, bu büyük “gösterinin” dışında kalmış gibi duruyor.
Bir diğer tartışma konusu da etik ve değer boyutu. Bazı etkinliklerin yerel hassasiyetlerle örtüşmediği yönünde tepkiler geldi. Bu, kültür politikalarının ne kadar dikkatle kurgulanması gerektiğini gösteriyor. Kültür, ne tamamen gelenekle sınırlanmalı ne de yerel değerlere kayıtsız kalacak kadar soyutlaştırılmalı. Asıl mesele, modernle yerelin uyum içinde var olabileceği bir dengeyi yakalanabilir mi sorusudur.
Festivalin geleceği açısından asıl önemli olan ise, etkinliklerin sona erdiği gün Mardin’de geriye ne kaldığıdır. Eğer bu festival, birkaç gün süren bir “gösteri ekonomisi” olarak kalırsa, şehir yalnızca alkışlarla hatırlanır. Ama eğer yerel sanatçılara destek verilir, çocuklara yönelik kültürel eğitim programları sürdürülür, mekânlar yıl boyu açık tutulursa, o zaman Mardin gerçekten bir kültür yoluna dönüşür.
Festival planlamasında yerel halkın karar süreçlerine katılımı artırılmalıdır.
Etkinliklerin mekanları yalnızca merkez yerler değil, daha ulaşılması zor ama kültürel olarak anlamlı alanlar olmalı.
Festival sonrası dönem için yerel kapasite (sanatçı, zanaatkar, kültürel ekip) geliştirilmesine yönelik programlar olmalı.
Kültürel mirasın “gösteri” nesnesi haline gelmesinden ziyade “yaşayan” kültür olarak sürdürülebilirliği göz önünde bulundurulmalı.
Mardin’in ihtiyacı, sahneye çıkarılan bir şehir olmak değil; kendi sahnesini kurabilen bir toplum olmaktır.
Kültür, bir festivalin takvimiyle sınırlanamayacak kadar derindir. O derinliği koruyabilmek için, gösteriden çok hikâyeye, turistten çok insana, kalabalıktan çok anlama odaklanmak gerekir.
Belki o zaman Mardin, gerçekten kendi sesini duyurabilir.
