Bu sabah okuduğum bir paylaşım bir zamanlar askerlikteki "emir eri" uygulamasındaki
haksızlığı hatırlattı. Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Haydi Abbas " şiirinin hikayesi anlatılırken Abbas'ın
Mardin'in Midyat köyünden olduğu zeki, çok vefalı, çalışkan, tam bir hizmetkar olduğu anlatılıyor.
Okurken şiirin güzelliğinden çok askerin durumu içime dokundu. Uygulamanın haksızlığı
yazanın aklından geçmiyor olmalı.
Emir erleri genellikle doğudan gelen Türkçe bilmeyen gençlerden seçiliyordu. Bu çocuklar altı
aylık okuma yazma eğitiminden sonra alışkın olmadıkları bir hayatın içine dahil oluyorlardı.
Evlerde her türlü işi yapmakla görevlendiriliyorlardı. Çamaşır, temizlik, çocuk gezdirme, araba
yıkama vesaire... Çocukluğumda mahallemizde oturan asker ailelerin evlerinde gördüğümde
çocuk aklımla bu kişilerin asker olduğuna inanamamıştım.
Birkaç yıl önce yurt dışında yaşayan Mardin Midyatlı bir Süryani yazar telefon etti, yazdığı
kitaptan bahsetti, konunun askerlikte gördüğü kötü muamele olduğunu anlattı. Gördüğü
ayrımcılığı, dışlanmayı, zorla Türkçe öğretildiğini ve daha bir sürü iç yakan anısını anlattı.
Türkiye'ye geldiğinde beni ziyaret etmek istediğini ekledi. Aradan bir zaman geçti, ben o
konuşmayı çoktan unutmuştum, yine aynı kişi telefon etti. "Türkiye'ye geldim sizi arayamadım,
ziyaret edemedim üzgünüm, bir daha geldiğimde mutlaka geleceğim" dedi. Bugün okuduğum
paylaşım bana o kişiyi de hatırlattı. Sözünde duran, durmak isteyen, sorumluluk sahibi, saygılı,
samimi kişiyi.
Emir eri uygulaması 1960'lı yıllarda iktidarla muhalefet arasında tartışma konusu olmuştur. Bu
tip görevlerin askeriye içinde aşağılanan, küçümsenen bir sınıf oluşturması açısından
demokratik olmadığı uzun yıllar tartışıldı. Sonunda erlere ev hizmeti kaldırıldı. Arkasında sebep
olarak burada yazamayacağım bir söylenti bırakarak...
Nazım Hikmet Dâvet şiirinde "Yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim.." diyordu.
Askerlik hizmeti sırasında gönlü kırılmış insanlar anılarıyla hep karşımıza çıkıyor.
Şehit ve gazileri saygıyla anarken onların durumunun ayrı bir yazı konusu olduğunu
belirtmeliyim. Bu yazıda vurgulamak istediğim, insan kullanmayı yüceltmeyelim. İnsanları
ezmek, kullanmak, ayrımcılık bir yazıda bu kadar ballandırılarak anlatılmamalı. Üstelik bir
yörenin adını vererek anlatmak oldukça yanlış. Bu anlatım şiirin güzelliğine de zarar veriyor.
*Cahit Sıtkı Tarancı’nın Haydi Abbas şiirine ilham veren anekdotun geçtiği ve 2023 yılında
yayınlanan Bağımsız Gazete linkini ve haberini de aşağıda meraklılar için ekledim.
CAHİT SITKI TARANCI’NIN ABBAS ŞİİRİNİN HİKAYESİ
Yıl 1941 Cahit Sıtkı Edremit-Ilıca, Sahil Muhafaza taburunda yedek subay olarak vatani görevini
yapmaya başlar. 1941 yıllarında askeriye’de yedek subay az olduğu için yedek subayların
yanına bir de emir eri verilmektedir. Cahit Sıtkı birliğine gittiğinde bölük yazıcısıdan künye
defterini istedi, künye defterinden kendine emir eri arayan Cahit Sıtkı isimlere sırayla bakarken
bir isim dikkatini çekti. Abbas oğlu Abbas, bu isim şairimizi çocukluk yıllarına götürür ve
büyük annesinden dinlediği bir masalı anımsatır. Cahit Sıtkı, odasına nöbetçi çavuşu çağırttırıp,
Abbas’ı yemekten sonra yanına getirmesini ister. Öğle vakitlerinde kapısı çalar, Abbas içeri girip
er selamını verir. -Abbas oğlu Abbas emret komutan! -Nerelisin Abbas ? -Memleket
Mardin, kaza Midyat komutan. -Emir erim olur musun ? -Sen bilir komutan! Şairimiz,
Abbas’a eşyalarını toparlamasını ve kendi evinin altındaki boş odaya yerleşmesini ister. Şairimiz
zamanla Abbas’ın sıcaklığından ve zeki olmasından etkilenir. Abbas, Cahit Sıtkı’nın tüm
ihtiyaçlarını ondan ihtiyaç gelmeden karşılar; yemeğini, elbiselerini, günlük yapılacak askeri
işlerini yapar. Zaman ilerledikçe şairimiz ile Abbas’ın aralarındaki bağ asker – komutan
ilişkisinden öteye daha güçlü bir dostluk bağı oluşturur. Cahit Sıtkı, Abbas’ın sadakat ve temiz
yürekliliğinden çok etkilenir. Cahit Sıtkı zamanla Abbas’ı alıp dertleşmeye başlar. Akşamları
rakı sofrası kurup en güzel mezeleri hazırlayan Abbas, komutanı ile aralarındaki duygu bağı
iyice güçlenmiştir artık. Yıldızlı bir yaz gecesinde, yine rakı sofrası kurulmuş mezeler masadaki
yerini almıştır çakırkeyif olan şairimizin aklına, önce İstanbul sonra da Beşiktaşlı sevgilisi düşer.
Cahit Sıtkı, Abbas’a sorar: -Sen İstanbul’u bilir misin Abbas ? -Bilir komutan. -Orada bir
Beşiktaş var bilir misin ? -Bilir Komutan! Ben orada acemi birlikteydim. -Orada benim bir
sevgilim var. Sen onu bana kaçırıp getirir misin ? -Elbet Komutan. O Çakırkeyif akşamın
sabahında Abbas’ı yeni askeri kıyafetleri giymiş, tıraş olmuş hazırlanmış bir şekilde görür
şairimiz.
Cahit Sıtkı hayretler içinde Abbas’a sorar.
-Hayırdır Abbas neden böyle hazırlıkyaptın ?
-Ben İstanbul’a gidecek komutan !
-Ne yapacaksın sen İstanbul’da.
-Sen söyledi bana.
Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek!
Abbas’ın dediklerini duyunca Cahit Sıtkı hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine kapıyı çarparak çıkar. Abbas’ın onu bu denli düşünmesine çoksevinir.
Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanmıştır şairimiz.
Akşam olur
Cahit Sıtkı rakı sofrasını ağaç altına kurmasını ve karşısına geçmesini ister.
Birlikte yer veiçerler, Cahit Sıtkı ” Haydi Abbas Vakit Tamam ” şiirini burada Abbas’ın karşısında, yüzüne karşı
dile getirir:
ABBAS
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
