Bir tarafta çözüm süreci, barış, demokratik siyaset, silahların bırakılması, cezaevlerindeki binlerce kişinin tahliye edilmesi ve Abdullah Öcalan’ın Meclis’e gelerek siyasi zeminde konuşmasının tartışıldığı bir Türkiye…
Diğer tarafta ise bir kadının katledilmesini protesto etmek için saçlarını ören bir kadın hemşire…
İkra Avcı’nın hikâyesindeki asıl çelişki tam da burada başlıyor.
Rojava’da öldürülen Kürt bir kadının saç örgülerinin kesilerek bir cihatçı milis tarafından teşhir edilmesi, dünyanın farklı yerlerinde kadınların tepkisine neden oldu.
Kadınlar saçlarını örerek, savaşta kadın bedeninin aşağılanmasına ve bir kadının bedeninin savaş propagandasının nesnesi haline getirilmesine karşı dayanışma gösterdi.
İkra Avcı da bu kadınlardan biriydi.
Bir hemşire olarak görev yapan Avcı, yaptığı paylaşım nedeniyle önce hakkında soruşturma başlatılan, ardından “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılanan bir kadın oldu.
Ve mahkeme onu beraat ettirdi.
Fakat hikâye burada bitmedi.
Ceza mahkemesi “suç yok” derken Sağlık Bakanlığı başka bir sonuca vardı.
İkra Avcı mesleğinden çıkarıldı.
İşte burada insanın sormadan edemeyeceği çok temel bir soru ortaya çıkıyor:
Bir devlet, ceza mahkemesinin suç görmediği bir eylemi, kamu görevlisi açısından meslekten çıkarılmayı gerektirecek kadar ağır bir fiil olarak nasıl değerlendirebiliyor?
Elbette ceza hukuku ile disiplin hukuku aynı şey değildir.
İdarî makamların kendi değerlendirmelerini yapabilmesi mümkündür.
Ama mesele yalnızca hukuk tekniği değildir.
Mesele vicdandır.
Mesele ölçüdür.
Mesele, devletin hangi söz ve davranış karşısında ne kadar sertleştiğidir.
Bugün Türkiye’de çok daha büyük bir siyasal tartışmanın içindeyiz.
Yıllardır “terör sorununun çözümü” denilen mesele için yeni bir dönemden söz ediliyor.
Barış deniliyor.
Çözüm deniliyor.
Silahların bırakılması deniliyor.
Örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılması tartışılıyor.
Abdullah Öcalan’ın Meclis’e gelerek konuşması bile artık siyasi çevrelerde açıkça tartışılabiliyor.
Bütün bunların konuşulabildiği bir ülkede, bir kadın hemşirenin başka bir kadının uğradığı vahşete tepki göstermek için saçını örmesi neden devlet açısından bu kadar ağır bir mesele haline geliyor?
Asıl tezat burada.
Eğer Türkiye gerçekten yeni bir barış ve demokratikleşme dönemine giriyorsa, bunun ilk göstergelerinden biri toplumun farklı kesimlerinin kendisini ifade edebilmesi değil midir?
Kadınların savaşa, şiddete, kadın bedeninin savaş aracı haline getirilmesine itiraz etmesi demokratik toplumun doğal bir hakkı değil midir?
Üstelik İkra Avcı’nın “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılandığı davada beraat etmiş olması, olayın üzerinde ayrıca düşünmeyi gerektirmiyor mu?
Bir tarafta siyasi çözüm için yıllardır “düşman” olarak tanımlanmış aktörlerle konuşmanın yolları aranırken, diğer tarafta bir kadının saçını örmesi üzerinden başka bir kadının hayatı karartılıyor.
Bu nasıl bir ölçüdür?
Devlet hangi durumda “barış” diyor, hangi durumda “ceza” diyor?
Hangi sözün siyasal müzakere kapsamında kabul edilebilir, hangi sembolün ise cezalandırılabilir olduğuna kim karar veriyor?
Daha da önemlisi:
Barış sadece silahların susması mıdır?
Yoksa barış, insanların korkmadan konuşabilmesi, kadınların savaşta kadın bedeninin kullanılmasına karşı çıkabilmesi, farklı düşüncelerin suç sayılmadan ifade edilebilmesi değil midir?
Çözüm sürecinin gerçek sınavı da belki burada başlayacaktır.
Çünkü demokratikleşme, yalnızca devletin bazı aktörlerle masaya oturması değildir.
Demokratikleşme, devletin kendisine muhalif gördüğü insanların da söz hakkını tanımasıdır.
Bir siyasal görüşü beğenmeyebilirsiniz.
Bir paylaşımı yanlış bulabilirsiniz.
Bir sembolü siyasi olarak eleştirebilirsiniz.
Ama demokratik devletin ölçüsü, hoşuna gitmeyen ifadeye ne kadar tahammül edebildiğidir.
İkra Avcı’nın saç örgüsü bu nedenle sadece bir saç örgüsü değildir.
O saç örgüsü bugün Türkiye’nin demokrasi anlayışının aynası haline gelmiştir.
Bir yanda Meclis’te konuşması tartışılan bir Abdullah Öcalan…
Diğer yanda bir kadının katledilmesini protesto ettiği için mesleğinden çıkarılan bir kadın.
İnsan ister istemez soruyor:
Barışa giden yol gerçekten açılıyorsa, neden bu yol önce kadınların saçlarından geçerken kesiliyor?
Ve belki de asıl cevaplanması gereken soru budur.